NE ZAMAN GİTTİ?

Basit ve etkili söyleyişler vardır. ‘Ne zaman gitti tren?’ bunlardan biridir. Ayrıca sık sık andığım bir kitaptır, James Baldwin’in romanı. Amerikalı kara yazar. Mahsus böyle dedim. İyi ki kara bir yazar diye. Hayır, beyazlardan ne gördük ki demeyeceğim. Hayat sloganlardan ibaret değil ve sloganlara sığacak kadar da… Ne değil? Kolay değil, öyleyse slogan kolaycılığında bakılamaz da yaşanamaz da!

‘Ne zaman gitti tren?’ demek yalın bir soru gibi gelse de, gidenin ne’liğine, değerine bakıldığında yanıtının o kadar da sıradan olmadığı görülür. Her zaman değilse de çoğu zaman… ‘Giden bir yolculuk bırakır şehirde’ diye bir dize yazmıştım uzun zaman önce. Her zaman yokluk bırakmaz giden, boşluk bırakmaz, bir yolculuk bıraktığı da olur. Her şeyde bir yolculuk arayanlardan değil, bulanlardanım, daha doğrusu her şeye bir yolculuk yakıştıranlardan.

Şimdi memleketin yaşadığı durum gibi… 94. yılına girmek üzere olan bir cumhuriyet ve devamında da demokrasi serüveni. Serüven, yolculuk gibi hep olumlu çağrışımlar uyandırır bende ve hep öyle yazmak isterim onu. Severek, överek, güzelleyerek… Ben de bu serüvenin 60 yılında bulundum, tanığı oldum. Acısıyla tatlısıyla, iyi günüyle kara günüyle, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının halkıyla birlikte kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bugünlere kadar geldi. Yakında 100. yaşını kutlayacağız. Demokratik, laik sosyal hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti binlerce yıl yaşasın ve onu yaşatmak hepimizin görevi olsun.

Bu, ülkeyi demir ağlarla örmenin sevinci gibi bir şeydir. Nasıl kuş uçmaz kervan geçmez yollara raylar döşenip, katar katar turnalar eşliğinde vagon vagon trenler gidiyorsa, demokrasi de öyle olsun isterim. Daha demokrasinin adını duymamışlara, d’sini bilmeyenlere kadar ulaştırılsın, ulaştırılsın ki özgürlükler doyasıya yaşansın, düşünceler birbiriyle yarışsın ve kimse kimsenin üzerinde bir üstünlüğe, erke sahip olmasın. İster hâkimiyet milletindir diyelim o zaman, ister egemenlik ulusundur. İkisinde de önde gelen halkın demokratik katılımı, özgür bilinci ve seçimi olacaktır çünkü.

Bir ülkede halkın meclisinin bombalanması demek çok şey demektir çünkü. Yalnızca bu bile demokrasinin daha da yaygınlaştırılması, özgürlük alanlarının çoğaltılması gereğini ortaya koyar. Öyleyse, ister askeri ister sivil, her türden darbe ve girişimini önlemenin yolu, ne zaman gitti demokrasi demeden, özgürlük katarını yola çıkarmak, demokrasi trenini en ücra köşelere kadar ilerletmek olmalıdır.

Demokrasinin bir çınar ağacı gibi kök salıp, boy atıp, uzun uzun yaşaması, bir zeytin ağacı gibi bilge, güngörmüş bir nitelik kazanması ve bir manolya ağacı gibi herkeste güzel kokulara, iyimser duygulara yol açması… Onu böyle düşlüyorum işte. Düşlemek, düşünmek sayılmaz mı? Düşünce düşlemekle başlar ve yine yeni düşlerle sürer. Öyleyse biz de demokrasiyi ve özgürlüğü istediğimiz gibi düşleyelim. Uçar gibi giden bir tren olsun örneğin, kimse ona yetişemesin, desinler ki bak ne güzel her şey yolunda gidiyor, biri benim yaptığım gibi ağaç metaforlarıyla düşlesin, süslesin demokrasiyi, biri mevsimler gibi, biri doğa olayları gibi, biri tadı damağında kalan lezzetler gibi, biri de Sümerlerden, Hititlerden kalma bir şiir gibi, papirüslere yazılmış, taşa kazılmış, kadim bir şiir gibi sevsin, söylesin onu.

Treni kaçırabiliriz, sonra da unutulmaz bir anı olur bu bizim için ama ya demokrasiyi kaçırırsak, işte o zaman unutulmaz bir acı olur. Halk demokrasiye sahip çıkıp, darbecilere karşı direnmişse ve bu güç bu ülkede bir daha darbe yapılamayacağının da bir göstergesiyse, demokrasimiz de artık yüksek hızlı bir tren olsun!