Nereyesun?

Nereyesun?

‘Karadenizli…’ deyince dudaklarda bir tebessüm, göz çevrelerinde bir hareketlenme, eğer karşınızda oturan biri varsa ona doğru anlayacağı cinsten bir bakış ve hepsini bilemeyeceğim bir dolu güzellik belirir. Hemen de geçmez, nerede olursanız olun, işte, toplantıda, derste, yolculukta, yemekte ve işiniz ne denli acele olursa olsun, bir Karadeniz fıkrası anlatmaya da dinlemeye de her zaman vakit vardır, bulunur.

Yoksa sana derler ki: “Nereyesun?”

Ha bir de ben sorayım: “Uşağım nereyesun?”

Karadeniz’e gittik tabii. Geç oldu ama güç olmadı. Derler ya, dönmesi güç oldu. Göller, ormanlar, yaylalar, fındıklar, çaylar. Nazım Hikmet’in nefes açıcı, baş döndürücü şiirindeki gibi “Memleketimi Seviyorum” dedik bir de. Tabii onun gibi kimse diyemez de, biz de dilimizin döndüğünce demeye çalıştık yine de. Ne diyordu dilimizin Türkmen kocası Yunus Emre’den sonraki tartışmasız en büyük şairi: “Memleketim./Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık/ ve onun yarım kiloluğu/pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla/Bolu’nun Abant gölünde/ yüzer.”

Sonra kendimi televizyondaki kötü şive taklitçileri gibi hissettim ve, “Madem Karadeniz’den de taze geldim, bir de kendime sorayım bakayım.” dedim, sordum:

“De baa uşağım nereyesun?”

Üç nokta. Sessizlik yerine. Yanıtsızlık yerine. Bazen de çooooook şey yerine. En çok da insanın kendi yerine. Sorunca böyle Karadeniz’den, Akdeniz’den, Ege’den, sorunun en köpüklü yerinden, yanıtın bir içdenize çekilmesi yerine.

Söylüyorum: Kadere.

Kader dedikleri bazen uzundan da ince, bazen dağlardan da yüce, bazen de kederden iyice bir yol. O yoldan geçmemek olmaz. Kedere düşmemek olmaz, ateşte pişmemek olmaz. Kader ile kederin uyağı da değme şiirde bulunmaz. Sanki hayat yolunda iki yetim kardeş gibidir onlar. Biri diğerine babalık, öteki de ona analık yapan iki kimsesiz kardeş. Zaten kardeşlik de kimsesi olmak değil midir? Yoksa insan kendisini Aşık Mahzuni Şerif’in, ‘analı babalı öksüz gibiyim’ dediği gibi hisseder.

Okumuştum: Adı Kader’miş, nüfus memuru yanlış yazınca Keder olmuş. Soma faciasında ölmüş. Kader’e bak, Keder öldü!

Soruyorlar: Nereyesun?

Susuyorlar: Niyeysun?

Sonra biri gelip, eski bir dost gibi, belki mahalle mektebinden sıra arkadaşı, belki askerlikten bölük arkadaşı, belki de yolculuktan yoldaşı gibi, trene dokunuyor. Sen de ki, arkadaşının koluna giriyor ya da teklifsizce elini omzuna atıyor, öyle.

-Baa bak tren efendi, böyle yakışıklı giyinmişsin de her gün her gün nereyesun?

Tren gülümsüyor. Trenin gülümsemesi bir bayram yeri, bir lunapark. Trenin yürümesi bir atlıkarınca, trenin hızlanması bir dönme dolap.

Tren her şeyi taşıdığı için hayat. Tren, içinde insan olduğu için dünya. Tren, dağların, otların, böceklerin, balıkların, kuşların, kuzuların, keçilerin, köpeklerin, suların, ağaçların, yaprakların, göğün, yerin, yanından, kıyısından, içinden, üstünden, altından geçtiği için doğa. Ve tren bunların hepsi olduğu için rüya.

Bakıyorlar: Nereyesun?

Gülüyorlar: Sen bileysun!

Tren efendi efendi gülümsüyor. İnce ince susuyor. Derin derin anlatıyor.

Diyor ki: Kader, keder değildir. Keder de kader değildir. Neş’e de kadere dahildir, sevinç de.

Treni demirden mi sanıyorsunuz yalnızca? Ben içimde yolcuların kederini, neş’esini, iyiliğini, halsizliğini, yorgunluğunu, diriliğini, ayrılığını, kavuşmasını da taşırım. Onlarla gülümser, onlarla üzülürüm. Bazen ben de onların kaderi olurum. Perişan olurum. Taşıyamam bunca ölümü, bunca acıyı. Kendi kendime yas tutarım, ağlarım, karalar bağlarım!

Üç nokta. Sorma bana, bilmiyorum ‘nereyesun?’ sorusunun yanıtı yerine. Belki Orhan Veli’nin “Hürriyete Doğru” şiirinin gittiği yere. Belkiye. Oysaya. Çünküye. Gibiye. Sankiye. “Nereye değulsun?” demeye.