OKAN BAYÜLGEN BU KEZ TİYATRO’DA

Gençlere çok değer veren ve onlar tarafından da çok sevilen Okan Bayülgen her cumartesi gecesi ekranda yer almaya devam ediyor. Yüksek enerjisi ile karşısındaki kişileri etkisi altına alan Okan Bayülgen yoğun tempolu yaşamına devam ederken kızı İstanbul ile vakit geçirmekten büyük keyif alıyor. Okan Bayülgen bu sezon yönetmen kimliği ile de karşımızdaydı. Selin Atasoy’un yazdığı ‘Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası’nı başarılı bir ekiple sahneleyerek izleyenleri eğlenceli ve sıra dışı bir geceye davet etti. Oyun biraz sıra dışı, masanıza oturduğunuzda kendinizi bir oyunun içinde buluyorsunuz. Önemli bir şirketin 50. Yıl yemeğinde işlenen cinayete şahit olarak katili bulmaya çalışıyorsunuz. Burcu Kara, Kerem Atabeyoğlu, Almıla Uluer, Ayçin İnci, Emrah Kolukısa, Yücel Özeke, Sanem Özkürkçü, Tolgahan Ağgül, Nihal Usanmaz, Oğuzhan Günaydın, Metin Arslan’ın yer aldığı oyunda dilerseniz siz de size verilen metinle birlikte oyuncu olabiliyorsunuz. Oyun ilerledikçe katilin kim olduğu hakkında tahminler yürütmek ve cinayeti çözmek için masada kendinizi hararetle konuşurken bulabilirsiniz. Biz katili bulamadık ama katili bilen masalar Okan Bayülgen’den sürpriz hediyelerini aldılar. Keyifli sunumuyla gece boyunca size eşlik eden Okan Bayülgen ve oyuncular ile oyun sonrası sohbet etme şansınız da oluyor. Büyük beğeni toplayan oyun gelecek sezon da devam edecek. Biz de Okan Bayülgen’le bir araya gelmişken merak ettiklerimizi sorduk.

Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası oyunun fikri nasıl oluştu?
Selin Atasoy benim aynı zamanda çok eski bir arkadaşım. Onunla ilk bir araya geldiğimizde bundan 10 yıl öncesinde tiyatrodan ve polisiye tiyatrodan konuşuyorduk, o tarihlerde polisiye tiyatro örneği olarak Murder Mystery formatını Londra’da oynanmakta olan yerlerde izlemişti. Ben de birçok kez bu yapımları duymuştum. Bunlar neredeyse İngilizlerin ya da birkaç Avrupa başkentinin turistik gösterisi haline gelmiş. Seyirciler bir restoranda bir polisiye oyunu izliyorlar ve buna katılıyorlar. Daha sonra bunu yapmaya karar verdiğimizde Londra’dan bize bu havayı verebilmesi için işin uzmanını çağırdık. Ama o kadar çok para vermişiz ki patronu geldi. Onlar kurumlara ve turistlere ama özellikle kurumsal şirketlere bu oyunu oynayan kişilerdi. Biz onların bize getirdiği örnek senaryoları ve işi yapma şekillerini beğenmedik.

Neden beğenmediniz?
Seyircimizin zekâ seviyesinin altında kalacağını bizim seyircimizin drama çok meraklı olduğunu, bizim seyircimizin dizi manyağı olduğunu, televizyoncuların bizim seyircimiz üzerinde bayağı enteresan işler denediğini ve bizim seyircimizin daha iyiyi, daha kaliteliyi aradığını anlattık. Ve onlara, ‘biz sizin bu örneklerinizle bir şey yapamayız’ dedik. Selin zaten televizyonda Kanıt dizisi gibi işler yazdığı için bu alanda çok deneyimliydi. Oyun, seyircilerimizi eğlendiriyor,  katili aratırken güldürüp, kahkahalara boğuyor. Yemeğe çıkan karı-kocalar ya da arkadaşlar arasında beraber bir oyun oynuyormuş havası yaratan, bütün seyircileri bir araya getiren sıcak ve hakikaten gece hayatının en medeni işi olarak örnek bir iş ortaya çıktı.

Tekrar gelen var mı?
Tekrar gelen çok var, biz de ara sıra katili değiştiriyoruz arka arkaya geldiğinizde aynı katile rastlıyorsunuz. Çünkü sadece katili değiştirmek bu 4 perdelik oyunun tüm perdelerini değiştirmek anlamına geliyor. Bu da 15 günlük prova demek bu yüzden çok sık değiştirmiyoruz. Ama tekrar gelenler katilin kim olduğunu söylemiyorlar.

Devamı gelecek mi?
Evet, başka oyunlar gelecek. Bu iki alanda çalışacak bir format. Çarşamba geceleri insanlara yemeli içmeli, şarkılı türkü, edebiyatlı, tiyatrolu ama hiç sıkılmadan, hiç bunalmadan, sus pus olmadan, rahat, ev ortamında, eğlenceli, kahkahalı ve gerilimli bir oyun izleme şansını sunuyoruz.

Kadroyu nasıl kurdunuz?
Kadroyu profesyonellerle ve amatörlerle birlikte kurduk. Bir sinerji ortaya çıkardık. Sadece profesyonellerden oluşan 11 kişilik kadroyu bir araya toplamak bile oldukça güç. Ayrıca da sanatkârlar ego problemleri olan ve bunda da haklı olan insanlardır. Bu amatör ve profesyonellerden oluşan ekibimizde Burcu Kara, Ayçin İnci gibi şöhretli oyuncularımız var. Diğer konservatuar mezunları ve hiç tiyatroya bulaşmamış amatörlerle hatta oyun sırasında bazı rolleri de oyunculara dağıtarak garip bir şey yakalıyoruz. Oyun içinde oyun havası, kimsenin kimseye oyunculuk havası dayatmadığı bu atmosfer seyirciye çok çabuk geçiyor ve seyirciyi mutlu ediyor.

Geriye dönersek, ne zaman oyuncu olamaya ve tiyatro yapmaya karar verdiniz?
Ben yurt dışında Ekonomik Bilimler okurken Fransa’da bütün derdim; bir yolla kendimi ifade edebileceğim, bana heyecan veren işler yapmaktı. Bundaki ilk hedef fotoğrafçılıktı. Fakat şartlar, aşk hikâyeleri, gençlik dalgalanmaları derken kendimi İstanbul’da konservatuar sınavlarında buldum. Fransa’daki okulu bıraktım. İki konservatuarın sınavına girdim, ikisini de kazandım sonra Mimar Sinan’da okudum. Yüksek lisans yaptım. Sonra Devlet Tiyatrosu’na girdim. Böyle bir oyunculuk hayatım oldu. Ama farklı şeylere de iştahım tükenmedi. Daha sonra yayıncılık, televizyon, fotoğraf yine sinema, edebiyat, yönetmenlik gibi bir sürü şey de arkasından geldi. Bu iştahla ilgili bir şey herhalde…

Bugün durduğunuz noktadan gençlik yıllarınıza baksanız, 20’li yaşlarınızdaki halinize ne söylersiniz?
Kısıtlı tiyatro seyircisi beni tanıyordu, televizyon seyircisinin beni tanıması 31 yaşımda oldu. Şimdi 52 yaşındayım 21 sene olmuş, uzun bir zaman… Bugünden bakıp kendime, ‘vakit kaybetme’ derim çünkü yapmak istediğim şeyler basit şeyler değil, ilk önce öğrenmeyi gerektiriyor. Müzik yapmak enstrümanları öğrenmek, notaları öğrenmek ve bu sanatın kültürünü öğrenmekle mümkün. Tiyatro yapmak da öyle fotoğraf çekmek de öyle, sinema yapmak, televizyonda, gösteri dünyasında işler yapmak yine öyle. Benim kadar çok parçaya bölünmüşseniz her işten sonra başka bir işle kendinizi dinlendirir ve çok şey yapmaya kalkarsanız ancak 50’li yaşlarda aklınız başınıza geldiyse o zaman dönüp genç adama, ‘aman be vakit kaybetme’ dersiniz. Çünkü insanlar birbirlerini yoruyorlar, insan kendini en çok insanla yoruyor, aşkla nefretle, kavgayla gürültüyle yoruyor. Bunların hiç birisine gerek yok. Çehov’un bir piyesinde söylediği gibi, bizi ancak çalışmak kurtarır.