OSMANLI’NIN BAŞMİMARI: SİNAN

Süleymaniye, Selimiye gibi büyük çaplı eserleri sapasağlam ayakta dururken Osmanlı’nın ve belki dünyanın en büyük mimarına hayran olmak elbette onun büyük sanatını ve derin şahsiyetini tanımaktan daha kolaydır. Osmanlılar tarih sahnesinden çekildiği halde geride bıraktıkları izin en görünür kısımları arasında Sinan’ın eserleri de var. Önemli bir Sinan araştırmacımız, Selçuk Mülayim “Dünyanın en büyük tasarımcısını anlatmaya kalkışan herkes şu veya bu ölçüde bunalır.” diyor.

Kanuni’yi anlatırken Devlet-i Aliyye’yi ulaştırdığı muhteşem zenginlik ve dünya iktidarı başınızı döndürebilir, Baki’nin şiirlerini okurken karşılaştığınız plastik mükemmeliyet size büyük ihtimalle tekrar edilemez görünecektir, Ebussuud Efendi’nin eserlerini inceleyenler büyük şeyhülislamın bilgisinin çokluğuna ve muhakeme kuvvetine de tanıklık etmektedirler; ama Mimar Sinan dediğimizde ise Türkçede büyüklüğü anlatan sıfatların cümlesi yetersiz kalacakmış gibi bir his kaplıyor onu ve eserini inceleyenleri.

Bu durum ilginçtir. Zira Sinan hakkında en çok çalışma üretilmiş Osmanlı sanatçılarının başında gelir. Hatta şairlerin ve padişahların bile önemli kısmından fazla incelenmiştir Sinan’ın eseri. Binden (rakamla 1000) fazla eser var Sinan hakkında. Ve bu yetersiz görünüyor olmalı ki sayı her geçen gün daha da artmakta.

Sinan o kadar büyük ki sahip çıkanı da çok. Hayatı hakkında çok az şey bildiğimiz başmimarın etnik kökeni hakkında bir yığın spekülasyon yapıldı bugüne kadar. Etnik çevrelerin Sinan gibi bir deve sahip çıkmasını anlayışla karşılıyoruz. Ne var ki Osmanlı hanedanının başmimarlığını uzun vade yapmış Sinan’ın etnik kökenini tartışmak Osmanlı usullerini birazcık bilen biri için tamamen anlamsızdır. Sinan tepeden tırnağa Osmanlıdır ve eseri Osmanlı’yı yükseltmiştir.

Kafatası mezardan alınıp ölçüldü
Tabii etnik temelli milliyetçi kültür politikasının hâkim olduğu 1935 yılında Sinan’ın mezarının açılıp kafatasının tuhaf bir antropolojik teste tabi tutulduğu da bir hakikat. Türk Tarih Kurumu üç kişilik bir heyetle mezara girip bu garip testi yaptı ve maalesef aynı nedenle Sinan’ın kafatası daha sonra kayboldu.

Mezar açma olayının belki de tek olumlu sonucu Sinan’ın kafatasına göre çizilmiş resmi ve aynı ölçüler esas alınarak yapılan heykeli. Yine de Türk halkı tasvir aramaz; Sinan eserlerine ilgi Sinan tasvirlerinden çok daha fazladır. Ankara’ya Sinan heykelini görmeye gitmezsiniz. İstanbul’a, Edirne’ye Sinan camilerini, köprülerini görmeye gidersiniz.

Hayat hikâyesi kendi ağzından bir biyografisine sahip olduğumuz halde detaylı olarak elimizde değil Sinan’ın. Arkadaşı Sai Çelebi büyük ustayla konuşarak hayat hikâyesini yazmıştır. Buna göre, Sinan I. Selim zamanında Kayseri’den devşirilerek yeniçeri ocağına girmiştir. Doğum ismi tezkirelerde “Togan (Doğan) Yusuf”, “Yusuf bin Abdullah” veya “Sinaneddin Yusuf” biçiminde geçer. Yetişkinliğinde ise “Sinan bin Abdülmennan” ismi kullanılmıştır ki baba adı yerine kullanılan “Abdülmennan” mimarımızın Hıristiyan kökenli bir devşirme olduğuna ispat sayılıyor.

Hem asker hem mimar
Yeniçeri ocağı sadece asker yetiştirmezdi. Sanatçılar ve bürokratlar da ocaktan çıkardı. Sinan ise hem asker hem mimar görünür kayıtlarda. Selim ve Süleyman’ın birçok seferine katılmış ve savaşta gösterdiği yararlıklar sayesinde bölük komutanlığına kadar yükselmiştir. 1533’te Süleyman’ın İran seferi sırasında askerin Van gölünü geçmesi için inşa ettiği kadırgalar saraya yakınlığının artmasını sağladı. Birçok seferde askerin karşılarına çıkan suları geçmesi için köprüler inşa etti. Bu dönemi için Sinan’ın bir askeri mühendis gibi hareket ettiğini görüyoruz.

1538’de Hassa Başmimarı olur ki bu görevi ölünceye kadar sürdürecektir. Başmimarlığından önce Halep, Gebze ve İstanbul’da sonraki eserlerinin azameti yanında mütevazı sayılabilecek fakat incelikli külliyeler inşa etmiştir. Öte yandan, Sinan’ın gelmiş geçmiş en büyük cami mimarı olacağı Hürrem Sultan adına yaptığı Haseki külliyesinde camiin külliyenin geri kalanından ayrı durmasından da anlaşılabilir. Cami mimarisi Sinan’ın iddiasıydı.

En önemli eserleri ve Ayasofya restorasyonu
Mimarbaşı olduğu uzun dönem boyunca yapılan sayısız eser bugün mimar olarak Sinan’ın ismini taşıyor. Bunların hangilerinin gerçekten Sinan’a ait olduğu bir tartışma konusudur. Fakat biyografisinde üç eserin özellikle altı çizilir. ‘Çıraklık eserim’ dediği Şehzade Camii, ‘kalfalık eserim’ olarak belirlediği Süleymaniye Camii ve nihayet ‘ustalık’ olarak gösterdiği Selimiye Camii.

Bu sıralama söz konusu camilerin kubbe çaplarıyla doğrudan ilgilidir. Sinan kendi eserlerinin yanı sıra Bizans eseri olup İstanbul’un fethinden sonra cami olarak kullanılmaya başlanan Ayasofya’yı restore etmişti. Kubbesinin büyüklüğüyle dikkat çeken Ayasofya Sinan için bir mihenk olmuş ve nihayet Selimiye kubbesiyle Ayasofya mimarını geride bırakmıştı. Eserlerin diğer özelliklerine bakılınca ise Şehzade Camii ile Süleymaniye Camii’nin de çıraklık veya kalfalık eserleri olduğu değerlendirilemez. Bunların ve Sinan’a ait başka eserlerin her biri son derece gelişkin ve incelikli bir ustalığı yansıtırlar.

Cami, mescid, medrese, darü’l-kurra, türbe, imarethane, darü’ş-şifa, suyolu, köprü, kervansaray, saray, mahzen ve hamam olmak üzere 375 farklı eser Sinan’a atfedilmektedir. Önce de söylediğimiz gibi bu sayı biraz abartılıdır; büyük mimarın Hassa Başmimarı olduğu dönemde yapılan birçok eser doğal olarak ona atfedilmiştir.

Eserleri edebiyatımıza da konu olmuştur. Sinan’ın İstanbul’daki en azamet sahibi eseri Süleymaniye üzerine 20. yüzyılın ilk çeyreğinin en önemli epik ve lirik şairlerinden Mehmet Akif ve Yahya Kemal birer şiir yazmıştır. Akif’in Süleymaniye Kürsüsü’nde kitap-şiirinin girişinde camii göğe yükselirken saf inci kesilen bir mucizevi yapıya benzetilir. Yahya Kemal ise ‘Kendi Gökkubbemiz’ ile Süleymaniye kubbesi arasında paralellik kurar.