Portekiz Fado’larının En Özel İsmi: Cristina Branco

Portekiz Fado’larının En Özel İsmi: Cristina Branco

Fado severlerin yakından tanıdığı bir isim olan Cristina Branco, geçtiğimiz ay Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda İstanbullu hayranlarıyla buluştu.

18 yaşında büyükbabasının hediye ettiği bir Amalia Rodrigues plağıyla Fado ile tanışan ve Fado’ya duyduğu sevgi zaman içinde bir tutkuya dönüşen Portekizli sanatçı, son yıllarda daha çağdaş tınılara yöneldi. Fado’dan çoğunlukla beklenen acı, hasret ve çaresizlik şarkıları yerine hayattan keyif alan şarkılara imza atan Cristina Branco, 2016 yılında Menina, 2018 yılında Branco albümlerini müzikseverlerle buluşturdu. Portekiz geleneksel müziğini hem kendi ülkesinin hem de dünyaca ünlü şairlerin sözleriyle buluşturarak Fado’ya yeni kapılar açan Cristina Branco keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Şarkı söylemek çocukluk hayaliniz miydi? Müzik yolculuğunuz nasıl başladı?

Evet, bir şekilde öyleydi! Evde birileri her zaman müzik dinliyordu. Büyükbabam morna severdi çünkü birkaç yıl Cabo Verde’de yaşamıştı. Annem bebekken ona eski, kreol ninniler söylermiş. Evimizde de müzik hep vardı. Zeca Afonso gibi Portekizli müzisyenleri, Brel ya da Barbara gibi Fransız şarkıcıları hatta Beatles’ı dinlerdik. Sonraları erkek kardeşim de çok fazla albüm almaya başladı. Paul Simon, Pink Floyd, Chico Buarque, Caetano Veloso gibi sanatçıların şarkılarını ayna karşısında saatlerce söylediğimi, şarkılara yeni yorumlar kattığımı anımsıyorum. Büyükbabamların evindeki bahçe avlusunu sahne gibi kullanırdım. Saplı bir süpürgeyi mikrofon yapardım ve kendi uydurduğum dillerde saatlerce “performans” sergilerdim.

Peki, Fado’ya nasıl aşık oldunuz? O ilk karşılaşma nasıl oldu?

Büyükbabam Amalia Rodrigues’in “Rara e Inédita” LP’sini aldığında… O albümde Rodrigues, Fado ya da o gelenekten şarkılar söylemiyordu ama sesi ve sesinin gücü benim merakımı çok cezbetmişti. Öyle ki takıntı haline getirip onun tüm albümlerini almıştım. Böylece de Fado ile tanışmış oldum. O gün bugündür bana en çok ilham veren Amalia’dır. Onun ardından yeni şeyler öğrenmek için zaman zaman eski sanatçılara dönüp bakmışımdır ama Amalia benzersizdir!

Amália Rodrigues’in mirasçısı olarak gösterilmek size nasıl hissettiriyor?

Bu bir klişe aslına bakarsanız… İnsanlar boşlukları doldurma ihtiyacı hissediyor, ama Amalia’nın yeri daima ona ait olacak. Ben yalnızca benim.

Biraz da son albümleriniz Menina ve Branco’dan konuşalım. Bu iki albümün tarzını ve sound’unu nasıl anlatırsınız?

Bu iki albüm için benim şimdiye kadar yaptığım işlerin 4.0 sürümü diyebiliriz! Ve elbette daha yapacak çok şey var. Bu iki albümle beraber farklı, daha genç yazarlar keşfettim, bu da müziğe daha farklı yaklaşmamı sağladı. Daha rahat, gerçekliğe daha yakın, daha normal bir yaklaşım… Hatta yeni bir “normal” keşfettim. Her ne kadar onlar hâlihazırda orada olsalar da benim için her şey yeniydi. Meğer keşfetmemişim. Bu insanlar benim gözlerimi ve kulaklarımı açtılar. Orijinalliğe, yeni ve taze şeylere duyduğum merak ve ilgi bu iki albümle maksimuma ulaştı!

Peki, sizin için sahnede olmanın en güzel yanı ne?

Dünyanın en saf heyecanı. Hayata, kendime ve diğer insanlara karşı tamamen dürüst olduğum bir an. Müzik beni her gün kurtarıyor, o denli yalın…

İlk konserinizi, sahneye çıktığınız ilk anı hatırlıyor musunuz? Nasıl hissetmiştiniz?

Bununla ilgili hatıralarım biraz bulanık. Bir keresinde sadece dinleyici olarak gittiğim bir yerde bir arkadaşımın ısrarıyla şarkı söylemiştim. O kadar ısrar etmişlerdi ki sandalyemden kalktım ve düşünmeden şarkı söylemeye başladım. O zamandan bu yana da hiç susmadım. Korkmuştum, ayaklarım yere basmıyor gibiydi. Gecenin sonu gelmeden artık hayatımda hiçbir şeyin aynı olmayacağını anlamıştım.  

İdolleriniz kimler? Kimleri beğenirsiniz?

Amalia Rodrigues, Billie Holiday, Elis Regina, Joni Mitchell, Nick Cave, Beatles, Chico Buarque, Caetano Veloso, daha pek çok isim sayabilirim.

Müzik dışında nelerle ilgileniyorsunuz?

Aşçılıkla ve mutfakla… Alkali besinlerle ilgili bir kitap yazdım, yolculuktayken nasıl beslenilebileceğine dair, ismi RoadCook… Ve elbette edebiyatla ilgileniyorum.

Son olarak Türkiye’ye daha önce birçok defa geldiniz. İstanbul’a, Türkiye’ye dair izlenimlerinizi paylaşır mısınız?

İstanbul’a çok güçlü bir tutku duyuyorum. Birçok kültürün kesişim noktası olması dolayısıyla çok zengin ve etkileyici. Boğaz ve kıyısı boyunca önüne serilen tüm şehir, sema dansının ve tasavvuf şiirinin gizemli ve yüce hali beni çok etkiliyor. Daha önceki gelişlerimde Ara Güler’in kafesinde çok keyifli zaman geçirmiştim. Deniz kenarında yemek yemiştim, Kapalıçarşı’da, Mısır Çarşı’sının keskin baharat kokusunda ve renklerinde kaybolmuştum. Herhangi bir yere oturup insanları günlük telaşları içinde izlemekten çok zevk alıyorum. Kültürünüzden doğan muazzam bir enerji var ve etkisi bugün dahi sürüyor.