RAMAZAN’IN IŞIĞI GÜZEL CAMİLERDEN YANSIYOR

Bir kentte huzur bulmak için sığınaklar vardır. Kimi için bu bir deniz kıyısıdır kimi içinse bir cami avlusu. Bu topraklarda, günümüze kadar gelen, üstelik hala ibadetin sürdüğü büyüleyici, sanat eseri camiler, tarihi zenginliğimiz. Herkese açık, herkesi buyur eden bu camilerde ibadet ve cemaate katılmak daha da keyifli. Ramazan’ın mahyalarının özlü sözleri eşliğinde kah namaz kılmak kah huzur bulmak ve düşüncelere dalmak için, camiler kucaklayıcıdır. Ramazan’la birlikte daha da anlam kazanan sayısız cami arasından, kolay olmasa da, sizin için bir seçki yaptık. Pencerelerden süzülen ışığın peşinde, usta zanaatkarların eserlerini takdir etmek ya da tarihi bir atmosferde ibadet etmek için, bu kapılardan girin.

İslam sanatı başyapıtı: Divriği Ulu Camii
Anadolu’daki camiler arasında öyle bir cami var ki, kapılarındaki taş işçiliğine bakarak, bu sanatın doruğuna böylesine yaklaşmış bir başka başyapıta rastlamanın kolay olmadığını söylemek mümkün. Yukarı Fırat Havzası’nda, Fırat Nehri’nin bir kolu olan Çaltı Çayı vadisi yakınında kurulan Divriği’de bulunan Divriği Ulu Camii, bir İslam sanatı şaheseri olarak kabul ediliyor. En büyük özelliği asimetri, motif zenginliği ve taş işçiliğindeki üç boyutluluk. UNESCO’nun dünya kültür mirası listesine aldığı, Türkiye’deki dokuz doğal ve kültürel varlıktan biri. Divriği Kalesi’nin hemen altındaki cami, Selçuklu Mengücek beyi Ahmed Şah tarafından, Darüşşifası ise eşi Melike Turan Melek tarafından, 1228’de yaptırılmış. Camiye bitişik olan Darüşşifa, Kayseri ve Sivas’taki şifahanelerle birlikte en eski üç Selçuklu tıp merkezinden biri.

Cennetlik kapılar
Şifahane Taç Kapısı’nda, sağ bordürde saçı örgülü bir kadın, karşısında sol bordürde ise küpeli bir erkek var. Caminin Batı Taç Kapısı’nda, çift ve tek başlı kartallar var. Ayrıca dönebilen denge sütunlarının üzerinde Allah yazıyor. Senede yalnız bir gün tam olarak ışık alan ve kapıların en meşhuru olan Kuzey Taç Kapısı’nın taş işçiliği insanda akıl bırakmıyor. Hayat ağacı, güneş diski, lotus ağacı yaprakları, hilaller, yıldızlar, geometrik şekiller daha büyük bir ustalıkla yapılmış. Sekizgen yıldızlarla bezeli kemerde her bir yıldızın içinde, farklı çiçek motifleri var. Bu kapıya aynı zamanda ‘Cennet Kapısı’ denmesinin nedeni de bu. Kapının bir özelliği de, ahşap oymacılığında kullanılan kündekari yönteminin taşta denenmiş olması. Caminin kapıları kadar meşhur bir diğer özelliği de imzasında ‘amele’ sözcüğü geçen ve Tiflisli İbrahimoğlu Amele Ahmet tarafından yapılan abanoz minberi. Kündekari yöntemiyle yapılmış minberin işlenebilmesi için, ağacın yedi yıl gübre ve toprak altında bekletildiği söyleniyor.

BİLİYOR MUYDUNUZ?
Divriği şifahanesi, giriş kapısındaki kabartmalar nedeniyle, UNESCO tarafından kadın ve erkek eşitliğini simgeleyen bir yapı olarak kabul edilmiştir.

Osmanlı’nın payitahtında bir usta: Selimiye Camii
‘Ustalık eserim’ olarak adlandırdığı Edirne’deki Selimiye‘yi (1569- 1575) bitirdiğinde Mimar Sinan, 84 yaşındaydı. Aya Sofya’nın kubbesiyle boy ölçüşebilecek bir kubbe yapmayı hayal ediyordu. Gerçekten de, Selimiye’nin kubbesi, Osmanlı cami mimarisinde varılan bir doruk noktası oldu. Sayısız denemenin sonucunda, çok kenarlı çardaklı cami planının en başarılı örneğine ve bin yıllık kubbe mimarisinin en gelişmiş aşamasına ulaştı. Caminin, II. Selim’in Edirne’ye olan özel ilgisi nedeniyle ya da İstanbul’da bu denli büyüklükte bir esere uygun yer veya tepe kalmadığı düşüncesiyle, Edirne’de yapıldığına inanılıyor. Selimiye’nin, 71 metrelik dört minaresi, neredeyse kentin her yerinden görülebilir.

16. yüzyıl çiniciliği şaheserleri
Selimiye, Osmanlı dönemi cami mimarisi süsleme sanatını da tüm boyutlarıyla içeriyor. Camide, çiniler, merkezi kubbede kalemişi bezemeler, pencerelerdeki cam işçiliği, taş, mermer, ahşap, sedef süslemeler var. Özellikle çini süslemeler, 16. yüzyıl çiniciliğinin en güzel örnekleri kabul ediliyor. Hünkar Mahfili ve mihrap duvarında, Kadınlar Mahfili kemerlerinin köşeliklerinin üzerinde, pencere alınlıklarındaki çinilerin büyük bir kısmı, Osmanlı-Rus savaşı sırasında, Ruslar tarafından sökülerek götürülmüş ve daha sonra aslına uygun olarak restore edilmiş. Selimiye’nin içindeki Müezzin Mahfili’nin altında küçük bir mermer havuz var. Anadolu Selçuklu ve erken Osmanlı camilerinde rastlanan bu havuz tasarımını Sinan, kendi döneminde Selimiye’de yeniden canlandırmış oluyordu. Konu Mimar Sinan ve camileri olunca tek bir eseriyle yetinmek zor. Özellikle İstanbul, mimarın şaheserleriyle dolu; Süleymaniye Camii, Rüstem Paşa Camii, Mihrimah Sultan Camii, Kılıçali Paşa Camii, Şehzade Camii…

KAÇIRMAYIN
Selimiye Camii’nin üç ayrı yolla çıkılan iki minaresinin merdivenlerinin sarmal şekilde düzenlendiği ve aynı anda çıkan kişilerin birbirlerini görmediği biliniyor.

Beyazıt’tan zafer nişanesi: Bursa Ulu Camii
Türkiye’nin en güzel konuma sahip kentlerinden biri… Uludağ’ın eteklerinde, Nilüfer Çayı’nın yarattığı bereketli ovaya hâkim Bursa. Bursa’nın gerçek kalbi Koza Han yani İpekçiler Çarşısı’dır. Ender rastlanan mescitli şadırvanı, alt katındaki kahve ve lokantaları, ipek eşarpların da satıldığı dükkânların sıralandığı tonozlu yapısıyla çarpıcıdır. Hemen Koza Han’ın yakınındaki Bursa Ulu Camii’yi (1398- 1400) dışarıdan pek ciddiye almayabilirsiniz ancak yanılırsınız. Burası kentin en görkemli ve en çok cemaat alan camisi. I. Yıldırım Beyazıt tarafından Makedonya’daki zaferinden kazandığı ganimetlerle yapılmış. Yıldırım Beyazıt, savaştan galip çıkarsa yirmi cami inşa ettireceğine yemin etmişse de, yirmi kubbeli ve 12 sütunlu bu camiyle yetinmek zorunda kalmış. Ancak yine de dönemin en büyük ve en iddialı camisi olmuş.

Gönül rızası yerine şadırvan
Bursa Ulu Camii’nin en çarpıcı yanı, ortadaki camlı kubbenin altındaki 16 köşeli, mermer şadırvan. Cami ortasında şadırvan, camilerde çok sık rastlanan bir şey değil ama çok yakışmış. Bir de hikayesi var; caminin inşa edileceği yerdeki yapıların istimlakı sırasında bir kadın inançları gereği, evinin arazisinde namaz kılınan bir alan inşa edilmesini istememiş. Böylece yıkılan evin olduğu alana şadırvan yapılmış. Caminin bir başka özelliği de, ağaçişçiliğiyle göz dolduran ceviz ağacından minberi. Hiçbir yapıştırıcı ya da çivi kullanılmadan birleştirildiği söyleniyor.

Kastamonu’da sıradışı bir cami: Mahmut Bey Camii
Bir caminin ne kadar etkileyici olduğunu, insanın ruhunda nasıl bir etki bıraktığını, boyutları belirlemiyor kuşkusuz. Öyle küçük camiler var ki, adeta bir mücevher, bir sanat eseri. Kastamonu’daysanız, Daday yönünde, 18 km mesafedeki, ahşap Mahmut Bey Camii’yi görmek, bu yörenin ‘olmazsa olmaz’ıdır. Bu öyle bir cami ki, sadece fotoğrafına bakarak, burnunuza ahşap kokusu gelebilir. Ahşabın verdiği sıcaklık, yaşanmışlık duygusu bir yana, 14. yüzyıldan kalma bu cami, yapılış tekniği, tavan süslemeleri ve tabii ki muhteşem kapısıyla, gerçekten de baş döndürücü.

Ahşabın kokusunda ibadet
Anadolu’da, bu ahşap camilerden, belki bir elin parmağı kadar kalmıştır. Candaroğlu hükümdarı Emir Mahmut Bey tarafından yaptırılan caminin, tavanı ve tabanı ahşap. Çatı bütünüyle, ahşap kolonların ise bazıları orijinal. Bindirme tekniğiyle yapılmış ve hiç çivi kullanılmamış. Muhteşem ahşap işçiliğinin yanısıra, kök boyalarla yapılan bitkisel süslemeler de dikkat çekici. Caminin olağanüstü bir ahşap oyma işçiliğiyle yapılan kapısı, dillere destan. Eligüzel Camii kapısını da yapan, Ankaralı nakkaş Mahmutoğlu Abdullah’ın eseri olan bu kapının orijinali, Kastamonu Etnoğrafya Müzesi yani Liva Paşa Konağı’nda. 1997’de çalınmıştı, bulundu.

Ege’de benzersiz bir yapı: Kılcızade Mehmet Ağa Camii
Yemyeşil bir vadinin içinde, Aydın Dağları’nın kuzey eteklerinde bulunan, İzmir’in Ödemiş ilçesine bağlı Bademli beldesi, bu muhteşem doğada 3 bin yıldır yaşantısını sürdürüyor. Bizans ve Anadolu Beylikleri arasında çok sık el değiştiren Bademli, 1308 yılında bölgeye hakim olan Aydınoğulları Beyliği’ne geçer. Bir tarlada bulunan ve üzerinde “Potamia” yazısının bulunduğu toprak bir tablete dayanarak Bademli adının “ırmak yurdu” anlamındaki “Potamia”dan kaynaklandığına inanılıyor.

Yeşil vadide, bir çiçek bahçesi 
Bademli’de, Aşıklaroba Mahallesi’nde benzerine sık rastlanmayan bir cami var; Kılcızade Mehmet Ağa Camii. Yemyeşil ağaçlar, rengârenk çiçekler ve kırmızı kuşlarla adeta ağaçlarla çevrili bir çiçek bahçesinde ya da cennetteymiş hissine kapılıyor insan. Duvarların yanısıra vaiz kürsüsü de bu kalemişleri bezemelerden nasibini almış. Duvarları, tavanları süsleyen, kalem işi bitki ve çiçek motiflerine bakarak o yıllarda yörenin bitki örtüsü konusunda fikir edinmek mümkün. 17. yüzyılda inşa edilen ve Ödemiş Voyvodalığı görevinde bulunan Kılcızade (Seyyid) Mehmed Ağa’nın 1810’da yaptırdığı onarımdan dolayı son halini alan cami, bu nedenle onun adıyla anılıyor. 1991’de Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak belirlenen caminin giriş kapısı üzerindeki kitabenin çevresi asma ve üzüm freskleriyle süslü. Yaşlıların tanıklıklarına göre, İzmir ya da Ödemiş’ten gelirken görülen pamuk tarlaları, bir zamanlar üzüm bağları ve incir bahçeleriymiş. Kitabenin iki yanında, kalem işiyle, minyatür tarzında Kâbe-i Muzzama ve Ravza-i Mutahhara resimleri bulunuyor. Caminin güney yüzünde, üç karede süsleme olmamasının nedeninin, kalemişi yapan ustanın askere gönderilmesi olduğu söyleniyor.