SAİT FAİK HAYDARPAŞA’DA

SAİT FAİK HAYDARPAŞA’DA

2017’yi Sait Faik yılı ilan ettim. Kendim için. Ne var bu yılda diye sorarsanız, her şey Sait Faik öyküsü gibi, hem bir olay yok hem çok şey var, derim. 12 ay boyunca çeşitli dergilerde çoğunlukla Sait Faik Abasıyanık’la ilgili yazılar yazacağım. Bu bazen bir öyküsü, bazen bir kitabı üstüne olabilir, bazen de ona bir mektup yazabilirim. Hatta onun ‘şiirsel’ bulunan öykülerdeki dizelerini toplar, onları bir şiir haline getirebilirim. Diyeceğim, bu yıl benim Sait Faik yılım. Bu Sait Faik yazısını da Raillife okurları için yazıyorum.

Üçüncü kez okuyacağım Çakır’ı. Biliyorsunuz Sait Faik’e Çakır Hikâyeci derler. Açık tenli, sarışın ve mavi gözlü olduğu için olmalı. Kitaplarıyla ilk kez Zeki dayımın kütüphanesinde karşılaşmıştım. Varlık Yayınları’nın klasik cep boyu kitaplarıydı ve iki kitap bir arada basılmıştı. Sabahattin Ali dizisi de öyledir Varlık’ın, iki kitap bir arada basılmıştır.

İlk hangi kitabını okuduğumu hatırlamıyorum, ama ikisinin duygusu hep yakındır bende. Biri eleştirel gerçekçi, diğeri toplumcu gerçekçi diye ayrılmamıştır sözgelimi. İkisi için yapılan bu tanımlar kolaylıkla yer değiştirebilir ya da ikisi de her iki gerçekçilik biçiminin yazarı olarak adlandırılabilir.

‘Haydarpaşa’ öyküsü ‘Hikâyecinin Kaderi’ kitabında yer alıyor. Çakır’ın Haydarpaşa Garı’nda karşılaştığı bir köylü aileyle sohbetini konu alıyor. Yazar sonra da trenler üstüne düşünceye dalıyor: “Bu yollardan, bu demir yollardan nerelere kadar gidilemezdi. Gözümün önüne köprüler, sessiz, gürültülü istasyonlar geliyor. Tüneller geçiyorum. Bu yıkılıp yıkılıp doğrulan ağaçlar ne? Bu telgraf direği fincanları, salep fincanları, bu zencefil kokusu, bu tespihler, bardaklar, ağızlıklar, simitler, yemiş sepetleri, bu kış günü Sapanca kirazı sepetleri de ne oluyor? İşte yanımızdan bir tren ışıkları ve insanlarıyla bir yere düşer gibi geçip gitti. Bir başkası duran vagonumuzun tam karşısına bir vagon getirdi bıraktı. Karşı kompartımanın camı da açıldı. Bir insanla burun buruna idik. Birbirimizi süzüyorduk. ‘Her şeyimizi; yolumuzu, kafa kâğıdımızı, yüzümüzü, ailemizi, elbisemizi, her şeyimizi birbirimizle değişebilseydik ben kendimi unutsam o olsam; o kendini unutsa ben olsa’, diye fikrimden geçti. O olsaydım nerede inecektim? Haydarpaşa’da. Nereye gidecektim? Eşyamı Sirkeci’deki otele bırakıp bir lokantaya… Rakı getirtirdim. Bir balık ızgara ettirirdim. Sonra Beyoğlu’na çıkar, İzmir kahvesine giderdim. Birisi ile ahbap olurdum…”

2 Mayıs 1953’de yayımlanmış öykü. “İstasyon aynaları meşhurdur: İnsanı perişan gösterir.” cümlesiyle sürüyor. Sait Faik, Haydarpaşa garına gitmekle bile, kendini bir yerlere gitmiş ve bir yerlerden dönmüş hissediyor. “İhtiyarlamışız. İstasyonlar artık gençlik arzuları vermiyor. Evimiz gözümüzde tütmeye başladı; kötü.” Ölümünden tam 1 yıl önce yazmış bu yazıyı Sait Faik, 47 yaşındayken henüz. Ölesiye yorgun olduğunu yazdığı günlerde… Belki bir daha da hiçbir yere gidemedi. Haydarpaşa’ya, trenin evine kadar gidip oradan hiçbir yere gidememek. Beni en çok istediği yere gidemeden, son bir kez görmek istediği yerleri göremeden ölen insanlar üzer. Uykusunun ortasında uyandırılmış bir çocuğa, düşünün içinden çalınmış bir insana benzetirim onları, dünya gözüyle bir daha görüşemeyen dostlar gibi.

İstasyonlar hala gençlik arzuları veriyor bana, desem biraz tuhaf olur sanki bu yazının üstüne. Gençliğimden çok uzaktayım ama onun anılarına giderek daha çok yaklaşıyor, daha fazla bağlanıyorum. Belki de bu yüzden istasyonlara ve trenlere de arzuyla bağlıyım hala.