Sanatla Küllerinden Doğan Kent: Bilbao

Sanatla Küllerinden Doğan Kent: Bilbao

Bir kenti tek bir yapıtla özdeşleştirmek ve anmak, kente yapılacak bir haksızlık sayılabilir belki ama, Bilbao’nun küllerinden doğuşunda ona eşsiz bir itici güç veren o sanat ve mimarlık anıtını ayrı bir yere koymakta fayda var.

Frank Gehry’nin tasarladığı Guggenheim Müzesi, kentin kaderini kökten değiştirebilme gücüne sahip olduğunu kanıtlarken, bu yapıt Bilbao’nun, Avrupa’da gerek sanat gerekse kültürel açıdan, prestijli bir yere yerleşmesini de sağladı.

Kentin gri yüzü

İspanya’nın kuzeydoğusunda, Bask bölgesinin en büyük şehri, tarihi 1300’lere dayanan Bilbao, 19. yüzyıl ortalarında çevresindeki tepelerdeki minerallerin bolluğu nedeniyle bir sanayi merkezine evrildi. 20. yüzyılın başlarında çelik üreticiliği ve gemi yapımı sayesinde gelişip, ülkenin en zengin kentlerinden biri haline gelmiş olsa da, bu özellikleriyle ticari bir kent olmanın ötesine gidemedi. Altın çağı çok uzun sürmedi, sanayileşmeyle birlikte, grileşen çehresi, nehir kıyısındaki köhne rıhtımları, hiçbir albenisi olmayan binaları ve sanayi kokusuyla, 1970’lerde gözden düştü. Bilbao, bir geçenin bir daha uğramak istemediği bir yerleşim yeri haline geldi ve unutuldu.

Sanayi dışarı, sanat içeri

Her gün güneş doğar… Bu özerk topluluk için de böyle oldu. Geçirdiği kentsel dönüşümün ardından, şehrin gri sanayisi yerini sanatın ışıltısına bıraktı. Adeta kente dokunan mimarinin sihirli değneği gibi, Nervion Nehri’nin kıyısına Guggenheim Müzesi konduruldu. 1997’de açılan, titanyum kaplı bu görkemli yapı, kentin küllerinden doğması demek oluyordu. O günden bugüne de Bilbao, bu çağdaş sanat merkezi ile anılıyor. Bu müze, kentin sanayi buhranından silkinerek çıkması anlamına da geliyordu. Gerçi kent bugün bununla da kalmıyor; gurme yemekleri, tasarımları ve dinamik sokaklarıyla, sanayiden sıyrıldığı günden beri, Avrupa’nın dikkat çeken kentlerinden biri olma yolunda adım adım ilerliyor.

Kültürel devrim

Guggenheim, Bilbao’yu fazlasıyla taşıyacak güce sahip. Özellikle bir haftasonu için ideal bir destinasyon. Ancak bu kent sadece görkemli bir müzeden ibaret değil, kültürel ve gastronomik perspektiften bakıldığında büyük bir zenginliğe sahip. Mevsimine göre, kentin farklı keyifleri var; müzeler, sanat galerileri, sokak sanatı, nehir kıyısında yürüyüş imkanı, bisikletlilere özel güzergahlar, Michelin yıldızlı Bask mutfağı lezzetleri… Ancak Bilbao’da kısa bir tur bile buranın gerçek anlamda bir tasarım kenti olduğunu yüzümüze çarpıyor. İkna olmak zor değil; İngiliz mimar Norman Foster’ın tasarladığı şık metro sistemine bir bakın. Fosterios adlı metro durakları, Philippe Starck’ın şarap deposundan dönüştürdüğü kültürel merkez Azkuna Zentroa (Alhóndiga), dünyaca ünlü İspanyol mimar Santiago Calatrava’nın nehir ağzından şehrin içine uzanan, adeta kaburgalarmış izlenimi veren Campo Volantin Köprüsü (Zubizuri), Bilbao Havaalanı, Guggenheim’ın yanındaki César Pelli Abandoibarra Parkı ve ticaret kompleksi, hepsi de bir zamanların Bask Ülkesi’nin sanayi başkentinde benzerine zor rastlanır bir kültürel devrime katkıda bulundular.

Eskiden yeniye yolculuk

“Guggenheim’dan Önce”sinden “Guggenheim’dan Sonra”sına bir yolculuk yapmak için pas rengindeki Nervion Nehri’nin kıyısında, Abandoibarra Parkı’ndan Zubizuri Köprüsü’ne uzanan bir yürüyüşe çıkın. Bu zıtlıklar yolculuğunda, modern binalarla sanayi dönemine ait izler geçmişi hatırlatır. Bahçelere ve yeşil alanlara verilen önem hemen göze çarpar. Kentliler, Campo Volantin Köprüsü’nde yürür ya da bisiklet binerler. Kayıklar suyun üzerinde süzülür. Bilbao’nun yeni cazibe merkezleri popülerdir belki ama şehrin eski hazineleri de sessizce nehrin kıyılarında uzanır. Nehrin sağ kıyısında, Puente del Arenal Köprüsü’nün yakınında, Casco Viejo (Eski Bölge) ya da Siete Calles (Yedi Sokak) olarak da bilinen bu sempatik alan, dükkan, bar ve restoranlarıyla, son derece eğlencelidir. 1983’deki ciddi sellerden sonra kentin yıpranmış bu bölgesi özenle restore edilmişti. Casco Viejo’nun genelinde, aile armalarıyla süslü, ahşap kapıları ve ferforje balkonlarıyla dikkat çeken antik konaklar bulunuyor. En dikkat çekici meydan ise, her pazar sabahı bir pazarın kurulduğu, görmeye değer, 64 kemerli Plaza Nueva.

Müzelerin dünyası

İspanya’nın Bask kültürüne adanmış en iyi müzelerinden biri Euskal Müzesi, ziyaretçilerini Paleolitik günlerden 21. yüzyıla uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Tekne üreticileri, denizciler, çobanlar ve modern Bask kimliğine damgasını vuran sanatçıların yaşamından etkileyici bir özet sunuyor. Museo de Bellas Artes (Güzel Sanatlar Müzesi) ise başka bir dünya; Gotik heykellerden 20. yüzyıl pop sanatına, kaydadeğer bir koleksiyona sahip; Murillo, Zurbarán, El Greco, Goya ve van Dyck’in eserlerinin yanısıra Jorge Oteiza ve Eduardo Chillida gibi önemli heykeltraşların eserleri de sergileniyor. Sanatı koruyan ve kollayan bu yapılar kendilerini ezdirmese de, Guggenheim Müzesi, açıldığı günden beri, bir yıldız gibi parlamaktan kendini alamıyor.

Bir kentin miladı

Modern mimarinin en ikonik yapılarından biri olan, çağdaş sanat merkezi Guggenheim Müzesi, sanayi sonrası buhrandan çıkarak 21. yüzyıla ayak uydurma yolunda, Bibao’nun en büyük desteği oldu. Üstelik öyle sönük bir çıkış da değildi bu, son derece görkemliydi. Kente küllerinden dirilmesi için ilham verirken bununla da kalmayarak, daha fazla gelişmeyi cesaretlendirerek, Bilbao’yu dünyanın, uluslararası sanat ve turizm listesinde ilk sıralara yerleştirdi. Su götürmez bir gerçek varsa, o da çoğu zaman yapının mimarisinin sergilediği eserlerden daha da çok konuşulması ve ilgi çekmesi. Kanadalı mimar Frank Gehry, bu göz kamaştıran mimariyi oluştururken, doğanın ve denizin kıvrım ve kavislerinden ilham alarak, bakmaya doyulmayan bir görüntü yakalamış. Titanyum plakalarla kaplanmış dış yüzeyi oldukça hareketli; adeta akışkan kubbeler, tepecikler, denize uzanan yükseltiler, uçurumlar, gemi şekilleri, kuleler ve uçan yüzgeçler… Gehry, müzeyi tasarlarken, belli ki tarihi ve coğrafi bağlamları da göz önünde bulundurmuş. Aslında müzenin yapıldığı alan, Nervion Nehri’nin kıyısında, terk edilmiş, köhne depoların olduğu, sanayi döneminden kalma bir araziydi. Kentin, tarihine damga vurmuş gemi yapımı ve balıkçılık endüstrisi, mimarın ilgisini de yansıtıyordu. Daha önceki çalışmalarında da endüstriyel malzemelere olan yakınlığını göstermişti. Binanın büyük kısmına hakim, dev bir ringa balığının pullarını andıran titanyum kaplamalarda mimarın, çocukluğunda balıklara olan hayranlığından ilham aldığı izlenimi hakim. Bu mimaride başka sanatçıların da dokunuşları var. Bunların arasında, en çok ilgi çeken ve kaçınılmaz olarak “selfie” durakları olan, Jeff Koons’un rengarenk, binlerce begonyadan oluşan, 12 metrelik yavru köpek enstalasyonu ve nehir tarafında Louise Bourgeois’nın, “koruyucu bir kucaklama”yı temsil eden, kubbe tarzında, bronz örümcek iskeleti “Maman”… Müzenin içi de adeta bir katedrali andırıyor. Bu kadar görkemli ve anıtsal detayın ardından, Bilbao’nun tarihini ve kaderini, “Guggenheim’dan Önce” ve “Guggenheim’dan Sonra” olarak yeniden yazmayı düşünenlere hak vermemek elde değil.

LEZZET NOKTASI

Nehir kenarında, mütevazı bir mahallede, beklenmedik derecede sofistike ve patlıcanlı karides ve safranlı krem brüle gibi lezzetlerin olduğu, farklı bir mönü sunan Mina Restaurante, gurmeler tarafından Bilbao’nun en iyisi olarak nitelendiriliyor.