‘ŞAPKASI KARTALLI’ MÜMTAZ’IN HAZİN HİKÂYESİ

‘ŞAPKASI KARTALLI’ MÜMTAZ’IN HAZİN HİKÂYESİ

Türk şiirinde trene, makiniste, makasçıya, garlara ve elbette gar halkına, tren halkına selam veren şair çoktur. Ne de olsa tren de evveleski bir ‘şiir postası’dır. Öyleyse hasret kavuşturan bir posta olarak trene selam, sevgi, saygı, hürmet nev’inden her türlü şiir de kıymetlidir. Benim de çok sevdiğim şiirlerden olan, ‘Bir kırmızı bir yeşil’de Attila İlhan, Makasçı Rıza’nın yalnızlığını bir güzel anlatır: “Makasçı Rıza’yım ne belledin ki ağabey/yılan yılan ışılar düşümde çifte ray/ marşandiz geçer ki uzun uzun urgan/banliyö geçer ki posta geçer ki/otoray geçer ki gayrı ben duramam/Makasçı Rıza’yım ne belledin ki ağabey/aklıma ziyandır ha çatallı çifte ray/bir kırmızı bir yeşil vay gidi vay.

Orhan Berent’in ‘Trenler Çıldırırsa’ (İletişim Yayınları, 2016) kitabını gördüğümde çok heyecanlandım. Malumunuz memleketimizin ‘tren şairi’ olamadımsa da, zira bu unvanı veren bir kuruluş yok, hiç olmazsa ‘tren yazarları’ndan biri oldum sanırım. Tabii kendi kendine ‘tren yazarı’ olunuyorsa! Yoo o kadar da haksızlık etmeyeyim kendime, Mehmet Aycı kardeşime yetişmem mümkün değil ama ben de trenler üstüne hayli yazdım. Belki de o kadar tren yolculuğu yapmamışımdır. N’apalım yazı da bir yolculuk değil mi? Bazen trenle gidiyoruz bazen yazıyla işte.

Orhan Berent de tren üstüne yazan, kitap derleyen tutkululardan. ‘Trenler Çıldırırsa’ ise onun trenlere duyduğu ilginin, sevginin, tutkunun romanı. Daha ilk cümlelerinden başlayarak insanı trenlerin, garların sıcak, heyecanlı ve telaşlı dünyasına davet ediyor. Yolcuların dünyası değil ama bu kez olay trencilerin dünyasında geçiyor. İçerden, içten bir roman…

Mümtaz’ın gözü raylarda kalır
Konusu kısaca şöyle: İlk karısından çocuğu olmayan, tren, özellikle de buharlı tren sevdalısı makinist Mümtaz, genç bir kadınla evlenir. Birkaç ay her şey yolunda gider, sonra evi de üstüne yaptıran kadın kayıplara karışır. Mümtaz da yaşadığı üzüntüler nedeniyle dalgınlaşıp hatalar yapmaya başlayınca trenden alınır ve gişe memuru olarak görevlendirilir. Fakat onun gözü hep sahalardadır, yani raylardadır.

Kitap, sevdalı makinist Mümtaz’ın tekrar tren kullanmak için yaptığı sayısız girişimi anlatıyor. Beni ilgilendiren bu kez nasıl anlattığı değil, ne anlattığı. Roman eleştirmenlerinin alanına giremem, ama kitapta makinist Mümtaz’la hayli yolculuk ettiğimi, onun kendini gözükara bir biçimde tehlikeye atmasından kaygılandığımı da söylemeliyim.

Orhan Berent’in tren ve gar âlemlerini çok iyi tanıdığı, gözlemlediği, ayrıntılı betimlemelerinden de belli oluyor: “Alsancak Garı’na romanesk ve esrarlı bir hava veren kemerli peronlara, üçgen bir alınlığın taçlandırdığı birinci yolun sundurmalı girişine doğru ilerlerken, buharlı lokomotifin manevra sahasından kendine doğru geri yöneldiğini gördü.” (s.6) İzmir’in ve ülkemizin en güzel garlarından olan Alsancak Garı ile Basmane Garı’nı anlattığı bölümlerde de adeta bir ressam gibi sözcükleri renklendiriyor, onlarla unutulmaz tablolar çiziyor.

Makinist Mümtaz için emekli de olsa mesleği çok önemlidir, çok fiyakalıdır: “Bu mesleğin bir fiyakası vardı oğlum… O dönemde babalar kızlarını ya eli kılıçlıya ya şapkası kartallıya vermek isterdi bilir misin?” (s.70) Kitabın tren yolculuğunu özendirmesi de cabası. Suyu tatlı olanlardan çıtır çıtır simidi olan garlara, Germencik’in oralarda elini uzatsan alacağın ekşi eriklerden ballı incirlere, kar yağarken geçilesi Konya ovasına, mehtapta bambaşka olan Sivas bozkırına, yolculuğu kışkırtan çok cümle var.

İrili ufaklı taş binalar, kemerli su depoları, çınar, kavak, servi ağaçları, ‘kış akşamlarında titrek titrek yanan gazlı makas fenerleri’, telgraf direkleri, ‘yazları güneşle kavrulan otların kokusu’, ‘ahşap traverslerin aroması’, ‘rayların metalik kokusu’… Velhasıl, tren edebiyatımıza unutulmaz bir katkı Trenler Çıldırırsa…