Savaştan Şenliğe, Osmanlı’nın Arşivi: Minyatür

Savaştan Şenliğe, Osmanlı’nın Arşivi: Minyatür

Mimar Sinan, Süleymaniye Camisi inşaatını bitirmiş, açılış merasimi olacak… Kanunî Sultan Süleyman geliyor ve anahtarı Sinan’a veriyor; ‘’Bunun şerefi sana ait olacak’’ diyor… 16. yüzyıldaki böyle bir sahneyi günümüze kim aktarabilir? Tarih kitapları belki… Okuduğumuz satırlar o anı gözümüzde canlandırmaya yeter mi diye sorduğumuz noktada döneminin belgecileri minyatürcüler gelmeli aklımıza.

Padişahın merasim kaftanını, kavuğunu, mimarbaşının merasim kaftanını, padişahın karşısında duran kişinin hangi pozisyonda olduğunu bilmekle yükümlü, Osmanlı’nın görsel hafızasına hakim sanatkarlar onlar… Onlar sayesinde, bugün artık olmayan mekanları, insanları ve unutulan hikayeleri; mesela sarayın avlusunu, bahçesini ya da padişah portrelerini hayalimizde canlandırabiliyoruz.

Osmanlı’nın belgecileri

Minyatür kuşkusuz bir belge özelliği taşıyor. Padişahların saraylarda kurduğu iki farklı nakışhane de bize bu konuda ipucu veriyor. Ağırlıklı olarak belgesel minyatürlerinin yapıldığı Nakkaşhane Rum ile yine Osmanlı sanatkarlarının abartılı efsane ve tasvir içeren İran stilinde üretim yaptığı Nakkaşhane Acem… Nakkaşlar, Nakkaşhane Rum’un günümüze dek geçerliliğini koruyan teknik ve üslubunu içeren kurallara uyarlardı; olayın geçtiği yüzyıl, o dönem kullanılan renkler, cetvelleme düzeni, minyatür içinde yazı olup olmayacağı… Minyatür pahalı bir sanat olduğundan, sanatkarlar genellikle saray ya da üst düzeyde devlet görevlileri tarafından himaye edilirdi. Kullanılan sarı renkler 20 ayardan yüksek bir altının dövülüp sulandırılmasıyla elde edilirdi.

Kağıttan altın varağa

Bugün, bu süsleme sanatında kullanılan malzemenin listesini dinlerken detaylarda kaybolmak mümkün. Ancak harcanan zaman ve emeği algılayabilmek için de önemli. Metin And, ‘’Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür’’ adlı kitabında, kâğıtla başlayıp gittikçe bizi şaşırtan boyutlara ulaşan bu zorlu süreci hakkıyla ele alıyor. Osmanlı minyatüründe, “En kıymetlisi Şam’dan, Bağdat’tan, Hint’den, Semerkant’tan ve Diyarbakır’dan gelen” kâğıt önemli bir yere sahip. Kağıdın minyatür için uygun hale getirilmesi için önce aharlanması gerekiyor. Minyatürün diğer önemli malzemeleri de, kalem ve fırça… And’ın bahsettiği demirden kalem, ahenin kalem, saz kalem, tüy kalem, celi kalem, cava kalemi, kalem fırça, kıl kalem gibi isimleri olan malzemelerin yanısıra başka kaynaklar da yeni doğmuş kedi tüyünden yapılan fırçalara değiniyor.

Keskin göz ve berrak beyin

“Elinin inceliğe yatkın olması, keskin bir gözü, berrak beyni, duyularının uyanık, ruhunun arı ve akıllı olması gerekir.” diyen Ünlü Fransız doğubilimci Huart, aslında burada bir nakkaşın özelliklerini sıralıyor. Minyatürün en önemli özelliklerinden birisi, konunun eksiksiz olarak işlenmesidir. Bu nedenle perspektif kullanılmaz, uzaklık ve boy, renk, ışık, perspektif veya gölgelerle belirtilmez. Önemli kişiler diğerlerinden daha ön planda ve büyük resmedilir. Figürler birbirlerini kapatmayacak şekilde düzenlenir. Altın uygulamak için, gökyüzü (beyaz altın), nehir (beyaz altın), kıyafetlerdeki kemer, düğme gibi detaylar, elbise üstündeki tezhipli kısımlar, atların başlıkları ve eyerleri, çiçeklerin orta kısımları tercih edilir.

Sıradışı bir karakter                                                                                                            

Minyatür denince öne çıkan bir isim var. O sadece sanatıyla değil yaşamı ve birikimiyle de Osmanlı döneminde iz bıraktı. Bir matematikçi, tarihçi, hattat ve haritacı olarak 16. yüzyılda ünlenmiş ancak daha çok minyatürcü olarak tanınmış olan Matrakçı Nasuh (1480- 1564). Matematik ve tarih konularında kitaplar yazmış çok yönlü bir bilgindi. Kaynaklara göre asıl adı Nasuh bin Abdullah. Dedesinin Saraybosna’dan gelen ya da getirilen bir devşirme olduğuna dair kanıtlanmamış görüşler var. Matrakçı ya da Matrakî lakabının, lobotu andıran sopalarla oynanan ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen “matrak” oyunundaki ustalığından ve belki de bu oyunun mucidinin kendisi olmasından ileri geldiği tahmin ediliyor. Bir diğer lakabı da, silah ve mızrak oyunlarındaki usta silahşörlüğü nedeniyle, Silahî idi. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan “Tuhfetü’l-Guzât” (1530) adlı bir kılavuz kitap yazdı.

Ünlü bir hattat da olan Nasuh, nesih yazı stilinde değişikler yaptı, Divanî yazı stilinde önde gelen isimlerden oldu. Geometri ve matematik alanındaki çalışmaları neticesinde uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış olan Matrakçı Nasuh, Osmanlı tarihinin en önemli matematikçilerdendir. Cemâlü’l-Küttâb ve Kemalü’l- Hisâb adlı matematik kitaplarını I. Selim zamanında ona adadığı biliniyor. Napier’den elli sene öncesinde adıyla anılan çarpma metotlarını içeren ve modern matematik öğretiminde öncü bir kabul edilen kitapları yıllarca Enderun’da derslerde okutulmuş, Napier gibi matematikçilere ilham kaynağı olmuş ve matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmış.

Seferlerin belgecisi                                                                                                         

Matrakçı Nasuh’un minyatür-harita karışımı kendine has bir üslubuyla, eserlerinde yeryüzünün kuşbakışı görünümünü resmeder. Buna karşın şekilleri tepeden değil, sanki karşıdan görüyormuş gibi çizer. Bu resimlerde kuş ve tavşan gibi hayvanlar olsa da insanlar yoktur. Şehirlerdeki binalar tek tek seçilebilir. Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte pek çok sefere giden Matrakçı Nasuh’un, bu seferleri yazmak ve sefer esnasında gördüğü yerleri de resimlemekle görevlendirildiği tahmin ediliyor.

1534 yılında Kanunî Sultan Sü­leyman’ın çıktığı ilk İran seferine katılan Matrakçı Nasuh, İstanbul’dan Tebriz’e, oradan Bağdat’a ve Bağdat’tan yine Teb­riz üzerinden İstanbul’a kadar konup gö­çülen menzillerin minyatürlerini hazırladı. Fetihname-i Karabuğdan adlı eserinde İstanbul’dan İran’a kadar yapılan doğu ve batı seferlerini anlatır ve yol boyunca ordunun geçtiği şehirlerin minyatür şeklinde haritalarını çizer.

Babaros’la birlikte tüm Akdeniz’i dolaştığı, Akdeniz’deki pek çok limanı ve liman kentlerinin minyatürlerini yapmış olmasından anlaşılmaktadır. Çizimleri hem estetiktir hem de geçmişe ait çok ayrıntılı bilgiler içerir. Kanuni’nin Fransa Kralı I. François’ya destek amacıyla Barbaros Hayrettin Paşa komutasında gönderdiği donanmaya katılır, doğudan batıya kadar bütün Akdeniz’i deniz yoluyla görme fırsatı bulur. Bu yolculuğu esnasında donanmanın uğradığı limanların minyatürlerini çizer.

Şenlik zamanı

Minyatürlerde Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşları, seferleri, av sahneleri, tarihi olayları, saray yaşantısı ve şenlikleri işlenir. Bu nedenle, minyatürler bize bir dönemin gelenek ve görenek ve giyim kuşamının yanı sıra dönemin toplumsal yaşamını ve bir tarihi takip edebilme imkanı tanıyor. Bu noktada, Nalan Yılmaz’ın ‘’Osmanlı Minyatür Sanatının Son Nakkaşlarından’’ olarak nitelendirdiği Levni’den bahsetmeli. Dönem, Lale Devri, 18. yüzyılın ilk yarısı… Dönemin padişahı III.Ahmet ve veziri Damat İbrahim Paşa, sanata ve eğlenceye düşkün… Kendisi de şair ve hattat olan III. Ahmet sanata büyük destek veriyor. Batılılaşma hareketleri başlamış, Osmanlı minyatürü en parlak dönemini yaşıyor. Dönemin en önemli nakkaşı Abdülcelil Çelebi, “renkli ve renkle ilgili’’ anlamına gelen Levni mahlasına sahip. Minyatürün yanı sıra musiki dersleri de alıyor. Diploma aldıktan sonra ve hayatının sonuna dek saray nakkaşı olarak çalışıyor.

Gerçeklik ve yenilik

Dönemin en önemli albümü Surname-i Vehbi, Levni’nin resmettiği III. Ahmet’in dört şehzadesinin, Okmeydanı ve Haliç’te 15 gün 15 gece süren sünnet düğünü ve şenliklerini anlatıyor. Albümde Levni’nin bazıları imzalı tam 137 minyatürü var. O dönemde şehzade düğünlerine oyuncular, hünerli kişiler, fişek ustaları, yazarlar, ressamlar, alim ve şairler katılırmış. Kandiller ve fişekler eşliğinde kutlanan sünnet şenliklerinde de av ve spor gösterileri yer alırmış.

Levni’nin iki önemli eseri daha var. Dimitri Kantemi’nin Osmanlı Tarihi’ni anlatan kitabı için resmettiği, II.Mahmut’a kadar olan 22 padişah portresi.  Resimlerin orijinalleri olmadığından kitaptaki gravürler daha da önem kazanıyor. Levni’nin Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan, padişah portrelerinin yer aldığı Silsilename eseri, minyatüre farklı bir anlayış getiriyor. Portrelerde, arka plandaki perde motifinin yanı sıra padişahların kişisel ifadelerini takınarak, rahat oturmaları, gerçekliği önemseyen Levni’nin kattığı dikkat çekici bir yenilik.