Şehzade Mustafa niçin öldürüldü?

Şehzade Mustafa niçin öldürüldü?

Ey şah-ı kân-ı kerem sende adalet bu mudur
Şah-ı âlem olasın sende inayet bu mudur
Padişahlar ki ezelde ettiği âdet bu mudur
Ehl-i tedbir olana fehm ü kıyaset bu mudur
Sen Muhibbi olasın sende muhabbet bu mudur
Mustafa gibi ciğer-guşene şefkat bu mudur

Tahta oturan sultanın yakın erkek akrabalarının ölümü, yani siyaseten katli acı da olsa tarih açısından sıradan bir şeymiş meğer. Siyasetin katılığını kendi güncelimizden gayet iyi biliyoruz. Siyaset öyle ilginç bir şey ki siyaset meydanında oğul babayı, kardeş kardeşi tanımaz. Binlerce şehit verdiğimiz yıllar bir adım gerimizde sadece. 70’lerden 2000’lere kardeş kavgasının acılığını hep beraber tattık.

Aynı süreçleri taht kavgası şeklinde Osmanlıların en muhteşem çağlarında yaşadığını öğrenmek şaşırtıcı bir yanıyla. Modern toplumsal kavgalarla taht kavgası farklı şeyler gibi görünebilir. Taht kavgaları, en azından Kanuni Sultan Süleyman’la oğulları arasındaki kavgalar halka inmemiş, anarşiye yol açmamış denebilir. Ama özellikle Şehzade Mustafa’nın katlinin derin bir hüsran ve nefret yarattığını söylememiz gerek.

Şehzade deyince akla çok genç bir portre gelir genellikle. Osmanlı tarihi uzun yüzyıllar çok genç yaşta tahta oturan, uzun müddet savaştığı için yaşlanamadan ölen veya devrilen, dolayısıyla da yerini yine genç evladına bırakan padişahların hikayelerle doludur. Osman Gazi’den Kanuni Sultan Süleyman’a ortalama her yüzyılda 4 padişah gelmiş ve her biri ortalama bir kuşağa padişahlık yapmışlardır. Padişahların farklı saltanat süreleri olsa da her gelen yeni kuşak kendi padişahıyla geliyordu, bile diyebiliriz.

Bunu bozan, uzun ömrü ve iktidarı paylaşmaya zerre fırsat vermemesiyle meşhur Kanuni oldu. Osmanlı padişahlarının en büyüğü şehzadelerini de kendiyle birlikte yaşlandırdı. Bunda belki de babası Yavuz Sultan Selim’in dedesi Sofu Bayezid’i Yeniçerilerin de desteğiyle tahttan indirmesinin hatıraları tesirli olmuştur. Döneminde dünyanın en büyük hükümdarı olan Süleyman, şehzadelerini potansiyel Yavuz’lar olarak görüyordu.

Şehzadeler gençliklerini bitirip orta yaşlı sancak beylerine dönüşünce de problem başladı zaten. Bunlar her biri kendi küçük taşra ordusuna sahip, İstanbul esnafı ile Yeniçerilerden oluşan kamuoyunda belli derecede desteği arkasına almış bir anlamda küçük Kanuni’ler durumundaydı. Bunda devletin büyüklüğünün ve zenginliğinin de payı vardı tabii. Ki aynı şeyleri aynı dönemde Osmanlı kadar zengin ve güçlü bir başka İslam hanedanı olan Babürlerde de görüyoruz.

Kanuni’nin aslında iki şehzadesi boğdurulmuştur. Meşhur olanı Mustafa olsa da, şehzade Bayezid de İran Safevi Şahlığının da devreye girdiği birtakım tantanaların sonunda Şehzade Selim tarafından İran şahından teslim alınmış ve oracıkta cellatlar marifetince boğdurulmuştur.

Mustafa’nın şöhreti şairlerin, tarihçilerin bu olayın üstüne çok düşmelerinden kaynaklanıyor. Sadrazam Rüstem Paşa ile Kanuni’nin başkadını Hürrem’e yönelik eleştiri okları Şehzade Mustafa için yazılan mersiyelerde oldukça sivridir; tarihçiler de şairlerin yolunu takip eder. Bazı şairler padişahı eleştirmekten de çekinmeyeceklerdir. Mesela şiirinden yazımızın başına iktibas yaptığımız şair Sami bunlardan biridir. Dönemin büyük şairlerinden, aynı zamanda yeniçeri de olan Taşlıcalı Yahya Kanuni’ye yönelik eleştirilerini ustaca söz oyunlarının arkasına saklarken Sami son derece fütursuzdur. Gerçek kimliğini tam bilmesek de Sami’nin de Yahya gibi ordu mensubu olduğu, yani olayın sıcaklığını fazlasıyla yaşayanlar arasında bulunduğu kabul edilebilir.

Yine de meselenin biraz daha fazla aydınlığa ihtiyacı olduğu söylenebilir. Çünkü şairler, hele Osmanlı şairleri mersiye yazarken fazlasıyla sıcakkanlıdır. Daha soğukkanlı olan tarihçilere müracaat ettiğimizde olayın merkezinde Hürrem Sultan’ı görüyoruz. Kanuni, ilk kadını Mahidevran’dan olan oğlu Mustafa’nın kendisini ziyaret etme taleplerini geri çevirirken Hürrem’den olan oğullarını seferlerde yanında götürüyordu. Bunun yanında, tahta geçecek şehzadeler genellikle Manisa sancak beyliği yaparlarken Mustafa’nın Manisa sancak beyliğinden Amasya sancak beyliğine tayini, Kanuni’nin büyük oğluna karşı olumsuz tavrına işaret eden gelişmelerden biri olarak yorumlanıyor.

Veliahtlık şehzadelere yaramıyordu. Mustafa’nın yerine tayin edilen Mehmed hastalanıp öldü. Cenazesi İstanbul’a getirilerek bugünkü Şehzade Camii arazisine defnedildi. Bu araziye inşa edilen camiinin Şehzade adıyla anılmasının nedeni budur.

Mehmed’in ölümü Mustafa’yı bir kere daha gündeme getirebilecekken Manisa sancak beyliğine bu defa da Hürrem’in oğullarından Selim tayin edildi ki Selim daha sonra Bayezid’i de safdışı bırakarak veraset konusunda tek kalacaktır. İlginç husus, Kanuni ölüp de yerine Selim tahta oturunca Yeniçeriler son derece olumsuz bir tepki gösterdi. Selim ne de olsa Kanuni ve ataları gibi, dahası Mustafa gibi cihangir bir şehzade ve sultan değildi. Daha çok bir siyaset adamıydı ve samimiyetiyle Yeniçerilerin gönlünü kazanma gibi arayışların içinde değildi. Şahsi hayatı da çok tasvip edilmiyordu.

Şehzade Mustafa’ya dönersek, halkın ve Yeniçerilerin ona olan sevgisi dillere destan. Şairlerin mersiyelerinden, tarihçilerin sitayişli anlatımlarından, hatta Batılı casus seyyahların hatıratından bunu anlamak mümkün. Burada maktulü, mağduru sevmek de değil tam olarak söz konusu olan. Şehzade Cem deyince akla bu gelir ama Mustafa, dedesi Yavuz’a benzetilerek seviliyordu. Gadre uğradıktan sonra hakkında yazılan şeyler sağlığında gördüğü sevgi ve saygının devamından ibaretti. Mustafa halkın beklentilerini yansıtıyordu. 16. yüzyılın ikinci yarısının beklenen sultanıydı Mustafa. Tarihin yürüyüşünü kendinde toplamış, bir anlamda yürüyen tarih durumundaydı. Boğdurulması hakkındaki umutları da sükuta uğrattığı ölçüde tarihin ilerleyişine indirilen bir darbe olarak yorumlandı.

Şehzade Mustafa’nın idamı için gerekçe gösterilen “İran şahıyla işbirliği” yani vatana ihanet konusu pek ciddiye alınmış sayılmaz. Halk ve yeniçeriler gibi tarihçiler ve şairler de buna inanmamış. Bu itham daha çok Hürrem ile Rüstem’in bir ayak oyunu, bir hilesi olarak tarihe kaydedilmiş.

Şehzade Mustafa’nın katlini 16. yüzyıl ortalarında erken modern bir forma kavuşmuş Osmanlı bürokrasisinin hem halk hem hanedan karşısında, özellikle ikisinin arasını açmak suretiyle aşırı güç kazanmasına bağlamak en uygun yol gibi görünüyor. Dikkat edilecek konulardan biri, Kanuni ile artık orta yaşlarını yaşayan büyük oğlu Mustafa’nın arada bürokrat aracılar olmadan konuşmadıklarıdır. Bürokrasi artık yönetimle ilgili her şeyi kuşatmış durumdaydı. Hürrem, Rüstem gibi harem veya divana ait isimler geçse de bürokrasinin bu üstünlüğü gayri şahsiydi. Bu nedenle de halk içinde Mustafa’nın ya da bir başkasının efsane olması bir anlam ifade etmeyecekti. Devlet güçlendikçe, zenginlik arttıkça devletle ilgili her işin asıl yapıcısı olan bürokrasi orantısız biçimde güçlenecek ve tahtla ilgili kararları da alır hale gelecektir. Ki Mustafa’nın halli ilk anda Rüstem’i de sadrazamlıktan etti ama Mustafa’nın acısı halkta dinince Rüstem de tekrar sadrazamlığa yükseltildi.

Üç kıtaya yayılmış Osmanlı devletinin varisi Şehzade Mustafa katledilirken Sadrazam Rüstem Paşa yatağında öldü. Rüstem’in arkasında bıraktığı zenginliğe bakınca bürokrasinin “muhteşem yüzyılda” sahip olduğu güce dair bir imge okuyucunun gözünde belirecektir:  Bin 700 köle, iki bin 900 at, bin 160 deve, 780 bin sikke-i hasene, beş bin hilat, bin 100 altın üsküf, iki bin yük keçe, iki bin zırh, 100 gümüş eyer, 500 murassa altın eyer, 130 çift altın üzengi, 760 murassa kılıç, bin 500, gümüşlü tolga, bin gümüşlü şeşper, Anadolu ve Rumeli’de sahip olduğu bin kadar çiftlik. Bunlar bugün bile çılgıncasına bir zenginlik sayılırdı.