ŞEYH GALİB’İN ÇAĞDAŞI SANATÇILARLA BİRLİKTE ÇEKİLEN FOTOĞRAFI

Osmanlı tarihini düşündüğümüzde ‘Kuğunun Son Şarkısı’(2014, Kapı Yayınları) çok anlamlı, bir o kadar da hüzünlü bir kitap ismidir. Beşir Ayvazoğlu bu kitabında III. Selim dönemi sanatçılarıyla uğraşır, onları olabildiğince anlatmaya çalışır. Olabildiğince diyoruz çünkü Osmanlı sanatçılarına dair elimizde ayrıntılı biyografi kitapları yok. Osmanlılar hatırat yazmayı pek önemsememiş olmalı ki, istisnalar dışında, o tür başvurulacak eserlere rastlamıyoruz. O yüzden sanatçıların elimizde eserlerinden başka bir şey kalmıyor. O eserlere derinlemesine bakıp, oradan sanatçısıyla ilgili belki bir şeyler çıkartılabilir. Yaşadığı döneme ait ipuçları, sanatçının hayata ve insanlara bakışı, kendini algılayışı, inançları gibi… O yüzden aslında Kuğunun Son Şarkısı adeta III. Selim dönemi sanat eserlerine dönük bir çağrıdır.

Divan şiirine nasıl yaklaşmalı?
Kuğunun Son Şarkısı’nda merkez karakter Şeyh Galib. Onun divanı, Hüsn-ü Aşk’ı, şeyhliği, Mevleviliği, çağdaşlarına etkisi, gençliği ve III. Selim’le dostluğu anlatılır. Beşir Ayvazoğlu işi birkaç çıta yükseğe çıkararak Şeyh Galib’in şiirleriyle yaşadığı dönem arasında bağlantılar kurar. Örneğin; Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk’ta kullandığı ‘ateş denizinde yüzen mumdan gemi’ benzetmesini pekâlâ İstanbul’da 22 Ağustos 1782 tarihinde meydana gelen büyük yangından alması ihtimalinden söz eder. Daha önce hiçbir yerde rastlamadığımız bu tespitle, aslında Beşir Ayvazoğlu divan şiirine nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair bir fikir verir. Divan şiirini hakkıyla anlamamız için, onun yazıldığı dönemi iyi bilmek gerekir. Yani sıkı bir tarih bilgisine ihtiyacımız var. Bununla da yetinmeyip, o dönem kullanılan edebi sanatlara, dini tartışmalara, dünyanın ahvaline dair malumata da sahip olunmalıdır. Öbür türlüsü divan şiiriyle kelime düzeyinde ilgilenmek olur ki, onun okuyucuya kazandıracağı pek bir şey olmaz; çünkü eksik, hatta yer yer yanlış bir bilgilendirmeye yol açabilir.

Beşir Ayvazoğlu diğer yandan Şeyh Galib’i tek başına ele almaz. Onu dönemi içinde yakalamaya çalışır. Onun fotoğrafını çağdaşı diğer sanatçılarla birlikte çekmek ister. Bu da Şeyh Galib üzerinde çalışan, düşünen, onu anlamak isteyen kişiler için ayrı bir boyut kazandırır kitaba. Bunlardan biri musiki üstadı Hamamizâde İsmail Dede Efendi, diğeri bir hat üstadı Mustafa Râkım Efendi’dir. Ayvazoğlu bununla da yetinmez, dönemin önde gelen ve Şeyh Galib’le ilişkisi olan, Hâlet Efendi gibi bürokratlarıyla, Hoca Neş’et gibi hocalarıyla, Aşçıbaşı Hüseyin Dede gibi Mevlevi dervişleriyle ilgili de bilgi verir. Tüm bunlar Şeyh Galib’in şahsını ve eserlerini geniş açıdan görmemizi sağlar.

Şeyh Galib nasıl değerlendiriliyor?
Ayvazoğlu’nun Kuğunun Son Şarkısı’nda yaptığı bir diğer çalışma, Şeyh Galib’in Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde nasıl anlaşıldığı ve değerlendirildiğidir. BunuŞeyh Galib’in postnişinliğinde bulunduğu Galata Mevlevihanesi’nin uğradığı ihmali kaydederek yapar. Üstelik burada Şeyh Galib’in türbesi de vardır. Mevlevihane bir dönem tamamen unutulmuş, hatta yıktırılıp yerine nikâh dairesi yapılmak istenmiştir.

Kuğunun Son Şarkısı’dan sonra Hüsn-ü Aşk’ı bir an önce edinip okuyabilir, Dede Efendi’nin bestelerini ayrı bir huşuyla dinleyebiliriz. Tarih kitaplarında karşılaştığımız yenilikçi III. Selim’in ismiyle hüzünlenebilir, tarihi camilerdeki hat sanatı örneklerine daha bir dikkatle bakabiliriz. Kitap öyle bir etkileyiciliğe sahip… Beşir Ayvazoğlu bu şekilde okuyucunun dimağında III. Selim dönemiyle ilgili bir tat bırakmak istemiş ve bunu da başarmıştır.