Sırların Ardındaki Zerafet: Süleymaniye

Sırların Ardındaki Zerafet: Süleymaniye

İstanbul’a ilk gelen için, Galata Köprüsü’ne giriş, kentle en unutulmaz tanışmadır. Buradan geçmek, bir saray yoluna döşenen kırmızı halıdan salınarak yürümek gibidir. Öyledir, çünkü tarihi yapılarla çevrili İstanbul’un bu hali, heybetiyle bir sarayı andırır.

Köprünün Haliç’e bakan tarafına sıralanan balıkçıların mütevazı günlük meşgalelerinin arasında, ters ışıkta parlayan oltalarının arkasından, kentin en büyük cevherlerinden biri olan Süleymaniye Camii yükselir.

Osmanlı mimarisinin altın çağı

Yapılar vardır hikayeler ve sırlarla doludur. Tarihin derinliklerinden ağır bir yükle gelmişlerdir. Sır denince bir usta gelir akla: Mimar Sinan… İstanbul’da turizm sezonu boyunca, Sultanahmet Camii’yi ziyaret etmek için, otobüsler dolusu turist kuyruklar oluştururken, Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın ustalığını bilen ve İstanbul’u tam anlamıyla hissederek gezmek isteyenlerin atlamayacağı bir yerdir. Osmanlı Hanedanı’nın kudretli padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman ve karısı Hürrem Sultan’ın türbelerinin de bulunduğu görkemli bir külliyede yer alan Süleymaniye Camii, mimarın estetik açıdan en güzel eserlerinden biri…

“Kalfalık eserim” dediği

1550-1557 yılları arasında inşa edilen caminin öne çıkan özelliği, ses ve sessizliğin, ışık ve gölgenin oluşturduğu tezat, Sinan’ın sadeliğe, ayrıntılara verdiği önem ve mimari dehasıyla estetiği beraber kullanarak eriştiği mükemmelliktir. Bir devşirme olarak, Yeniçeri Ocağı’na alınmış olan Sinan, Kanuni ile dört sefere çıkmış. İstanbul’a gelip mimarlığa başlaması ise 50’sine yaklaştığında gerçekleşmiş. 60 yaşında başladığı ve yapımı yedi yıl süren Süleymaniye için, “kalfalık eserim” diyor Sinan. Uzun yaşamı, birkaç padişahın hükümdarlığı boyunca, 300’ün üzerinde eser yaratmasına zaman tanımış. Her ne kadar birçok kalfa yetiştirmişse de, Mimar Sinan’dan sonra Osmanlı mimarisinin altın çağının aynı hızda devam ettiğini söylemek zor.

İnceliklerin ustası

İsviçreli şehir plancısı, ressam ve heykeltıraş Le Corbusier, “Mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada. Biri Mimar Sinan biri de ben.” diyerek Mimar Sinan’a olan hayranlığını dile getirirken 20. yüzyılın en büyük mimarlarından olan Amerikalı Frank Lloyd Wright ise benzer bir şekilde, “Yeryüzüne iki mimar gelmiştir. Biri Osmanlı mimarı Sinan, öteki de ben.” demişti. Mimar Sinan, yeteneğiyle kendinden sonra gelen dünyaca ünlü mimarların dikkatini çekerken, inşa ettiği yapıların incelikleriyle yüzyıllar boyu akılları çelen soruların da odağı olmuştur. Mimar Sinan’ın yapılarında uyguladığı incelikler özellikle Süleymaniye Camii’de şapka çıkartan sırlar olarak kendini gösterir. Unutmamak gerekir ki, caminin yapıldığı dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş dönemine denk gelir ve bu çağın görkemi tüm özellikleriyle bu camiye yansımıştır. Rivayete göre Kanuni Sultan Süleyman bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i (SAV) görür. Haliç’e ve Boğaz’a nazır bir tepede durmaktadırlar. Peygamberimiz, padişaha oraya bir cami yaptırmasını söylerken, mihrap ile minberin de yerini tarif etmektedir. Ertesi gün padişah ustayı çağırır ve onu rüyasındaki tepeye götürür. Kanuni, tam rüyasını anlatırken, Sinan, “Sultanım, mihrabı burada, minberi burada olsun…” deyince şaşırır. Sinan ise sakince ekler: “Dün geceki kutlu ziyaretinizde ben de iki adım arkanızdaydım.”

Turşu küpleriyle akustik

Mimar Sinan için caminin akustiği büyük önem taşıyordu ve Süleymaniye Camii’de bu iddiasını kanıtladı. Yapı gerçek anlamda bir akustik şaheseridir. Verilen vaazın bir noktadan çıkarak caminin en uç noktalarına ulaşmasını ve yayılmasını kolaylaştıran dahiyane bir fikirle yola çıktı. Anadolu’da turşu yapmak için kullanılan turşu küplerini burada kullandı. Ortadaki büyük kubbeye, ağızları caminin iç kısmına bakar şekilde, derinliği 50 metreye ulaşan, 5 metre genişliğinde 64 boş küp yerleştirdi ve küplerin aralarını yumurta akıyla sıvadı. Ayrıca sesin yayılmasını kolaylaştırmak için bütün kubbeleri çift kubbe şeklinde yaptı ve zemindeki tuğlalarda boşluk bıraktı. Bir rivayet de şöyle; caminin inşası devam ederken, halk arasında, ustanın cami mihrabında nargile içtiği söylentisi yayılır. Kanuni Sultan Süleyman buna pek ihtimal vermese de beklenmedik bir zamanda camiye gider. Gerçekten de Mimar Sinan mihrapta nargile fokurdatmaktadır. “Mimarbaşı, camide nargile içildiği görülmüş şey midir? Sen böyle bir iş etmezdin, nedir bu işin hikmeti?” der. Sinan da, “Padişahım, eğer dikkat buyurursanız nargilemde ne tömbeki ne de tütün bulunur. Ben yalnızca suyun fokurdamasının oluşturduğu sesin cami içinde nasıl yayıldığına bakıyorum. Eğer suyun sesi caminin her köşesine eşit olarak yayılıyorsa, cami tamamlandığında Kuran okuyacak hocanın sesini 60-70 metre ötedeki cemaat bile rahatça duyacaktır.” der.

Mürekkebin sırrı

Süleymaniye Camii’nin bir başka çarpıcı özelliği de, ustanın burada ilk kez bir ‘is odası’ yapmış olmasıdır. İnşa edildiği dönemde, 275 kandil ve mihrabın iki yanındaki dev mumlar ile aydınlatılan camide, Mimar Sinan mumlar yandığında çıkan isin cami duvarları ve süslemelerine zarar vermemesi için orta kapının üstünde bir oda tasarlar. Caminin dışarıya açılan dört küçük penceresinden gelen akımı öyle planlar ki, kandillerden çıkan is mihrabın aksi yönünde ilerleyerek ana kapının üzerindeki is odasına çekilir. Bunu camiyi is odası merkezli yaparak başarır. Üstelik bu odada biriken isle, dönemin idari, siyasi, dini tüm fermanlarının yazıldığı mürekkep elde edilir. O dönemde yazılan el yazması eserler gibi önemli belgeler de bu mürekkeple yazılır çünkü herhangi bir akıcı madde dökülse bile bu yazılar kaybolmaz. Sinan’ın ince hesapları bununla da sona ermez. İs odasının camiye açılan iki menfezinden bakılınca, birinden cami içindeki “Allah” yazılı levha, diğerinden de “Muhammed” yazılı levha görülür. Bunu da yine ince bir hesapla ayarlar. Bir zamanlar ziyaret edilebilse de, bugün is odasına çıkılmıyor.

Camide deve kuşu yumurtası

Süleymaniye’de, mimarın ince zekasının bir göstergesi daha var. Caminin avizelerinde yakılan kandil çanaklarının arasında birçok ziyaretçinin şaşkınlıkla incelediği beyaz oval nesneler asılıdır. Bunlar yakın zamanda tamamlanan restorasyondan sonra temizlenip yeniden yerlerine yerleştirilen devekuşu yumurtaları. İnsan burnunun algılayamadığı ancak örümcek ve akreplerin uzaklaşmasını sağlayan bir koku yayan bu yumurtaların cami inşasındaki sayısı 300 idi. Ancak çalınmalarının ve kırılmalarının ardından sayıları 30’a kadar düştü.

Mücevherli minare

Külliyenin yapılışı boyunca kayıt tutan Mimar Sinan, ustaların milliyeti, dini, ücretleri, harç için kullandığı yumurta sayısı üzerine hep notlarını tutar. Temeli kazdıktan sonra kazık çakar ve zeminin sıkılaşması ve oturması için bir yılın üzerinde bir süre bekler. Hatta bunun üzerine mimarın işini ihmal ettiği dedikoduları da baş gösterir. İran Şahı Tahmasb Han mali açıdan sıkıntı çekildiğini düşünerek hem gücünü göstermek hem de inşaatın devam etmesine katkıda bulunmak için, yüklüce bir kervanı ve içi mücevherlerle dolu bir kutuyu Kanuni’ye gönderir. Yanında Kanuni’ye bir de açıklayıcı mektup vardır. Kanuni buna sinirlenerek kervanla gelen tüm malları elçinin önünde dağıtır, mücevher kutusunu da Mimar Sinan’a verirken, mücevherleri yapının taşlarına karıştırmasını emreder. Usta, mücevherleri caminin minarelerinden birinin taşları arasına yerleştirir. Halk arasında bu minareye “Cevahir Minaresi” adı verilmesi de, minarenin güneşte pırıl pırıl parlamasındandır.

Tünellerdeki deha

Bugün hala Süleymaniye Camii’nin zemini tarihçiler ve bilim adamları için bir araştırma konusudur. Bu zemindeki kanallarda da mimarın ince hesaplamasını ve bilime verdiği önemi görmek mümkün. İki ayrı katmandan oluşan zemini, ısıtma-soğutma ile havalandırma ve su kanalı olarak planlanmış. Zeminin iki metre altında yer alan tünellerin bir kısmı, camiyi yazın serin, kışın sıcak tutması için yapılmış. Günümüzde Almanya’da enerjiden tasarruf sağlamak amacıyla toprağın yazın serin, kışın sıcak tutma özelliğinden yararlanma çalışmaları yapılıyor. Kanal boylarını ve genişliklerini hesaplayarak bu sonuca ulaştığı tahmin edilen Mimar Sinan ise bunu asırlar önce keşfetmiş ve bugün bile bir benzerine kolay kolay rastlanmayan bir sırra daha imza atmış.