Tarihi Bir Dekorun Çok Ötesinde: İstanbul Surları

Tarihi Bir Dekorun Çok Ötesinde: İstanbul Surları

Tarih boyunca, dünyanın arzuladığı kent İstanbul’un uzun ömürlü olmasını sağlayan en önemli unsur surlarıydı. Surlarının ihtişamı ve direnci, İstanbul’u ortaçağın en önemli kentlerinden biri haline getirdi.

Akdeniz’deki birçok önemli yerleşim, istilaların ardından önemini yitirerek iz bırakmadan tarihe karışırken İstanbul efsanevi savunma sistemi sayesinde felaketlere ve zamana meydan okudu. İstanbul’un geçmişinin ve karakterinin en önemli anıtlarından olan bu surlar, yıllar boyu sürekli yenilendi, tadilat gördü, çevrelerine eklenen yapılarla kah zenginleşti kah tahrib oldu. Nelere şahit olurlarsa olsunlar, kentin ve insanlarının hayatındaki varlıkları hâlâ sürüyor. Öylesine büyük bir ihtirasla inşa edildiler ki, kuşatma ve savaşlardan büyük zararlar görmediler. Depremler yıksa da, insanlar ve hava şartları tahrip etse de, her çağda üzerlerine titrendi.

UNESCO listesinde

İstanbul surları, bugün tarihi bir dekormuş gibi duruyor belki ama bizi kentin geçmişine götüren o duvar, ardında çok daha derin anlamlar saklıyor. Surların anıtsal ve sosyal değeri, her devirde seyyahların anı defterlerinden edebi eserlere dek birçok kaynakta öne çıkıyor. Yüzyıllar içinde giderek daha geniş bir alanı kapsayan surlar, önceleri kentin sınırını çizerken, gün gelmiş kentin ortasına yerleşmiş. 1980’lerde UNESCO tarafından ‘Dünya Mimari Mirası’ listesine alınan surların adı da kentin sahipleri ve sakinleriyle birlikte değişmiş. İlk inşa edildiği yıllarda, evleri, insanları, bostanları, sarnıçları, seyyahları ve hayvanlarıyla var olmuştu ve bugün de hâlâ varlığını sürdürüyor.

Kentin direnci

Günümüzden 2700 yıl önce, Yunanlı kolonistler bugünkü Sarayburnu’na yerleşerek, liderleri Byzas’ın adını verdikleri Byzantion kentinin ilk surlarını Sirkeci-Sarayburnu arasında inşa etmeye başlarlar. Ne yazık ki, Gülhane’den tepeye tırmanıp aşağı inen Byzas surlarından bugün eser yok. Bu, Marmara surlarının inşasının üç ana döneminden ilkidir. Bugün karşımıza çıkan kent surlarını, 5. yüzyılın başlarında İmparator Theodosius, valisi Anthemius’a inşa ettirir. Kalınlığı yaklaşık 5 metre olan surları, 20 metrede bir 13-15 metre yüksekliğinde kuleler destekler. Surların üzerinde 96 kule vardır. Kule ve sur duvarları üzerinde yapılan dendanlar (kale burçlarındaki girinti ve çıkıntılar), önemli bir savunma metodudur. Theodosius’un adıyla anılan surlar, 1000 yıl boyunca 28 kez kuşatılır ve yalnızca iki kez aşılır; 1204’teki Latin işgalinde ve 1453’teki Osmanlı fethinde… Bizans dönemi boyunca, deprem, rüzgar ve lodos fırtınaları sahil surlarında tahribata yol açar. Hatta çetin geçen kışlarda, Karadeniz’den gelen buz kütleleri de surlara çarparak yıkılmalarına neden olur. Duvar ve kuleler üzerindeki kitabeler sayesinde, bu olayların ardından yapılan tamiratlarla ilgili farklı inşa teknikleri ve dönemler hakkında bilgi edinebiliyoruz. Surların tamiratına ve inşaatına hipodromda yarışlara katılan takımların ya da bir diğer deyişle partilerin taraftarlarının da katıldığını biliyoruz.

Her devirde daha sağlam

5. yüzyılın ortalarında İmparator Konstantinus savunmayı yeniden güçlendirmek amacıyla surları tamir ettirirmekle kalmaz ayrıca önlerine ikinci bir sur inşa ettirir. Endişesi, Balkanlar’da korku yayan Batı Hunlar’ın akınlarıdır. Duvarların tamamen deniz kenarında inşa edilmesiyle oluşan sahil surları bir savunma prensibine göre planlanır. Surlar ile deniz arasında kalacak kara parçası kente saldıranların tutunabileceği bir nokta olabileceğinden surlar ileri alınarak bu tehdit ortadan kaldırılmaya çalışılır. Sarayburnu’ndan itibaren farklı dönemlerde bazı noktalarda metrelerce ileri alınmış surlar bugün de belirgin olarak göze çarpıyor. İmparator bununla da kalmaz, bu duvarın önüne yaklaşık 20 metre genişliğinde 10 metre derinliğinde bir hendek kazdırır. Bu hendek sura ulaşımı güçleştirerek savunmaya katkı sağlar. Bazı kaynaklar hendekte su olduğunu iddia ederken bazı araştırmacılar ise su bulunmayan hendeklerin savunmayı daha güçlendireceğini ileri sürmüştür. Saldırılarda, kuşatmacılar hendekleri bulabildikleri her şeyle doldurur, kenti savunanlar da bunları boşaltmaya çalışırlar. Marmara surlarının sona erdiği kabul edilen Mermer Kule’den Tekfur Sarayı’na kadar devam eden Theodosius surları üzerinde 96 kule bulunuyordu. Bazı kulelerin içlerinde de manevi koruma amaçlı aziz ve azizelerin freskleri vardı.

Zaferin kapıları

Marmara surları üzerinde birçok kapı ve geçit de bulunuyordu. Bu kapılar kent saldırıya maruz kaldığında savunmanın en zayıf noktası olduğundan, çoğu zaman tehlike durumunda örülerek kapatılıyordu. Tehdit ortadan kalktığında ise ya aynı yerde ya da civarında duvarlar delinerek yeniden açılıyordu. Bugün Yenikapı ya da Kumkapı olarak bilinen birçok semt ismi, aslında çoğu yok olan ya da örülerek kapatılan kapılar. Tunç çağından itibaren, savunmanın en zayıf yerini kuvvetlendirmek amacıyla, kapılar iki büyük kule arasına yerleştirilirdi. Bu şekilde görkemli bir giriş de mümkün oluyordu. Bizans döneminde Yedikule Hisarı içinde kalan Altın Kapı, kentin en prestijli ve görkemli kapısıydı. İmparatorlar şehirden törenle çıkar ve geri geldiklerinde de bu kapıyı kullanırlardı. Osmanlı döneminde, önemini kaybeden bu kapının yerine padişahlar şehre giriş ve çıkışlarını Edirne Kapı’dan yaptılar. Şehrin ana kapısı sayılan bu noktada kara gümrükleri de bulunuyordu. Hatta kapının ardındaki semt hâlâ Karagümrük adını taşır.

Hayatın içinde

Bizans döneminde surlar, bostanlar, alabildiğine uzanan yeşillikler, mezarlıklar ve ağaçlık alanlar arasında uzanırdı. Duvarların üst noktalarından bugün de, Haliç ve Marmara Denizi manzarasını görmek mümkün. Osmanlı döneminde ise surlar daha da kalabalıklaştı ve sosyal yaşama dahil oldu. Camiler, kiliseler, sinagoglar, külliyeler ve mahalleler ile iç içe geçti. İstanbul surlarının en zayıf ve en az korunabilmiş bölümü ise Haliç surlarıdır.

Bir siper gibi

Surların şahit olduğu büyük saldırılardan biri 447 yılında büyük bir ordu ile Küçükçekmece önlerine kadar gelen Atilla’nın Hun süvarileridir. Sasani İmparatorluğu ile müttefik olan Avar ve Bulgar Hanları, şehri kuşatırlar. Avarlar’ın 626’daki saldırıları o kadar etkili olur ki bugün hâlâ Avar ordularının çekildiği tarih, Ortodoks kiliselerinde bayram olarak kutlanır. Bu kuşatmada Avarlar’ın birçok farklı kuşatma aleti kullandığı biliniyor. Restorasyonların ardından kayıp olsa da, bulunan granit ve mermer gülleler bize bu konuda gerekli ipuçlarını veriyor. Arapların son İstanbul kuşatması, 715-717 yılları arasındaki seferdi. Ruslar 864, 904 ve 936 yıllarında, Macarlar ise 959 yılında amacına ulaşmayan saldırılar düzenlediler. Kuşatmalara karşı adeta bir beden gibi kendini siper eden İstanbul surları, Osmanlılar’ın yani Fatih Sultan Mehmet’in 1453 İstanbul fethinde pes etmiş ve bir başka devre adım atmıştır.