TASAVVUF OBJELERİNİ YENİDEN ÜRETİYOR

Dünyadaki birçok sanat türü, ihtiyaç duyulan nesneler üretmesi ve popülerliği nedeniyle sayısız ustalar yetiştiriyor. Bazı sanat türleri için ise durum aynı değil… Necati Korkmaz da seçtiği sanat dallarının günümüzdeki tek temsilcisi… Korkmaz, uğraştığı sanatları üç grupta topluyor. Birincisi; Hüsnü Hat sanatımızın en küçüğü olan ve ‘toz gibi yazı’ anlamına gelen Hatt-ı Gubari… İkincisi sadece mikroskoplar ya da özel büyüteç yardımıyla görülebilen mikro heykeller. Korkmaz’ın şu anda belki de dünyada başka hiçbir ustanın icra etmediği üçüncü sanat dalı ise Türk medeniyetine ait kayıp kültür hazinelerinin yeniden üretimi…

Antropoloji mezunu, 1963 doğumlu Necati Korkmaz’ın eğitimini aldığı bu mesleğin ilgi alanına giren sanat dallarına yönelmeye başlaması, baston, mütteka ve ağaç oymalar yapan dedesini izlediği çocukluk yıllarına dayanıyor. Tasavvuf eserlerinden ilk olarak müttekayı (dervişlerin yemeden, içmeden ve uyumadan geçirdikleri 40 günlük ‘halvet’i sırasında, uyku savmak adına alınlarına, çenelerine veya koltuk altlarına dayadıkları bir baston türü) yaparak sanatına başlayan Korkmaz şunları söylüyor: “Araştırmalarım sonucu gördüm ki birçok tasavvuf hazinesi neredeyse yok olmuş. Ben de kitaplardan öğrendiğim tariflerle bu nesneleri yaparak gün yüzüne çıkarmaya karar verdim. Sonra da konu ile ilgili bir kitap yazarak bu ürünleri, belki yapmak isteyen birileri çıkar ümidiyle, ölçü ve şemalarla kitapta tek tek tanıttım. Bu sanata 15 yılımı verdim ben ve ömrümün sonuna kadar da onların tanıtımı için mücadele etmekten vazgeçmeye niyetim yok.”

Koleksiyonerlerin ilgi odağı
Batının kendi oluşturdukları yapay kültürlerini bile aşırı derecede önemsediğini söyleyen Korkmaz, “Oysaki bizim ülkemizde toprağa dokunsan kültür fışkırıyor. Belki de bu yüzden kıymeti bilinmiyor.” diyor üzülerek. Necati Korkmaz’ın tasavvuf ürünleri, talep eden koleksiyonerlere satılsa da onun asıl amacı nesneleri sergilerde tanıtmak. Bu anlamda yetkililerden yardım isteyen Korkmaz, “Yeter ki sergilemem için bana bir yer göstersinler. Sırtımda şehir şehir taşımaya razıyım.” diyor.

Dünyanın en küçük Kur’an’ını yazdı
Hat sanatı, gubari, padişah takıları, ahşap ve metal işi ve mikroskobik heykeller de dâhil olmak üzere birçok sanat dalıyla uğraşan Korkmaz’ın tek amacı yerli kültüre katkı sağlamak. Bu amaçla ‘Hattı Gubari’ sanatını da ilgi alanına katarak dünyanın en küçük Kur’an’ını yazmış. Eski zamanlarda, posta güvercinlerinin ayaklarına bağlanan kâğıtlara daha fazla yazı sığdırmak çabasından ortaya çıkan bu sanat, şimdilerde pirinç ve mercimek taneleri üzerinde gösteriyor kendisini. Korkmaz’ın tercihi ise dervişlerin 40 günlük ‘halvet’ sırasında açlık bastırmak için yuttukları mercimek taneleri. Taneler üzene daha çok Mevlana şiirlerini Osmanlıca olarak yazan Korkmaz’ın, bir mercimeğe 6 satır şiir yazdığı bile oluyor. Korkmaz’ın bundan sonraki hedefi ise saç kılı ya da incir çekirdeği üzerine hat sanatı yazabilmek.

Fırçası örümcek bacağındaki kıllar
Necati Korkmaz aynı zamanda mikroskobik heykel konusunda dünyada en bilinen üç usta arasında yer alıyor. Ama ülkemizde bu sanat çok tanınmadığından Korkmaz’ın ismi ve eserleri arka planda kalmış. Dünyada mikroskobik heykellere fazlasıyla önem verildiğinden ve bu alanda çok büyük sergiler yapıldığından bahseden Korkmaz, bu sanatın inceliklerini şöyle anlatıyor: “Mikro heykeller elin çok küçük şeyler yapabilme becerisiyle ve biraz da merakla alakalı. Malzemelerimi kendim bulup kendim üretiyorum. Örneğin tilki kaşı benim fırçam oluyor. Ya da örümcek bacağındaki kıllar… Bazen de göz ameliyatında kullanılan iğneler. Her zaman mikroskopla çalışmak zorundayım ve ortamın çok hareketsiz olması önemli. Bazen saç telim bile düşse heykel zarar görebiliyor. Genellikle geceleri, saçıma bandana bağlayıp kulaklık takarak neredeyse nefessiz çalışıyorum.” Korkmaz, bir heykeli 3 ayda bitirebiliyor, bu sanat gözlerde sulanma yaptığı için eserin bitirilmesi zaman alıyor. Kırka yakın eseri olan Necati Korkmaz’ın heykellerinin hiçbiri satılık değil. Şu an ise incir çekirdeği üzerine yaptığı İstanbul silueti üzerinde çalışıyor.

Devemi arıyorum
“Bir gün Konya’da bir sergideydim. İncir çekirdeği üzerinde hurma ağacı ve deve heykelini bitirmiştim ve onu taşırken deve yere düştü. Elimde mercek masaların altında ararken yaşlı bir amca yerde ne aradığımı sordu. Ben önce tereddüt etsem de gülerek, ‘devemi kaybettim de onu arıyorum’ dedim. Şaka yaptığımdan hiçbir şüphesi olmayan amca da bana, ‘hah işte yemini ve suyunu vermezsen böyle kaçar gider’ dediğinde gülmekten kendimizi alamadık.”