Topraklarından Uzakta Anadolu Hazineleri

Topraklarından Uzakta Anadolu Hazineleri

Anadolu coğrafyası, kocaman bir hazinedir. Uygarlık ve arkeolojik eser zenginidir. Tarih boyunca, öyle bir birikim yapmıştır ki, her daim dünya sanat tarihinin ilgi odağı olmuştur.

Türkiye’nin müzelerine kuşkusuz doyum olmaz ancak biliyoruz ki bu topraklardan çıkan her eser ait olduğu yerde değil. Dünyanın birçok ünlü müzesinde Osmanlı Devleti’nin son döneminin yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde yapılan kazılarda çıkan ve kaçırılan eserler sergileniyor.

Yurt içindeki tarihi eserlerin yurt dışına çıkarılmasına konulan önemli engellerden biri, anayasal bir sistem kurarak, padişahın izin verme iradesinin önüne geçen I. Meşrutiyet’in ilanı olmuştu. 1883’te Güzel Sanatlar Akademisi ile İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu Osman Hamdi Bey, çıkardığı Asr-ı Atika Nizannamesi ile tarihi eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklamıştı. Ancak tarihi eserlerin korunmasıyla ilgili en kayda değer adım Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün çabalarıyla atıldı. Yıllar içinde bazı eserler memlekete dönmüş olsalar da çoğu halen gurbette… İşte bunlardan bazıları…

BERGAMA (ZEUS) SUNAĞI                                                                                                                                             

Berlin’in içinden geçen Spree Nehri üzerinde, küçük bir ada olan ve Paris’in Louvre’uyla rekabet edebilecek nitelikteki Museuminsel (Müzeler Adası), büyük bir tarihi zenginliğin sergilendiği beş eski müzeden oluşuyor. 18. yüzyılın sonlarında, Avrupa’daki soyluların koleksiyonlarını halka açmak istemeleri sonucu bu müzeler topluluğu ortaya çıkıyor. Paris’te Louvre, Londra’da British Museum ve Madrid’te Prado gibi müzelerle aynı dönemde bu gelenek Berlin’de de başlıyor. 1930’da tamamlanan Bergama (Pergamon) Müzesi’nde sergilenen farklı dönemlere ait hazine niteliğindeki arkeolojik eserlerin arasında bir parça var ki sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı yakından ilgilendiriyor: Bergama (Zeus) Sunağı (M.Ö. 165)… Bir süredir restorasyonda olduğundan ziyarete kapalı olan sunağın hikayesi şöyle; Kral II. Eumenes, kendisine yapılan suikastten kurtulunca, başta Zeus ve Athena olmak üzere bu sunağı tanrılar adına yaptırır. Müthiş bir Hellenistik heykeltıraşlık eseri olan ve yüksek kabartmalarla, dış cephede mitolojik Gigantomakhia (Gigant Savaşı-Devlerle Savaş) sahnesinin, iç cephede ise Pergamon’un efsanevi kurucusu olan Telephos’un hayatının anlatıldığı sunakta aynı zamanda bir şehrin kurulmasındaki huzurla yıkılmasındaki kaos arasındaki çarpıcı tezat temsil ediliyor. Bergamalılar’ın düşmana karşı kazandıkları zaferi ölçülü bir şekilde sembolize etmesi açısından da, Zeus Sunağı, dünyanın ilk anti-militarist mesajını veren ve insanlık tarihinin övünç duyacağı bir eser. 1870’lerde, Alman arkeolog Karl Humann, Bergama Akropolü’nü bulduktan sonra sunağın kalıntılarını bir limana taşıyabilmek için 20 km’lik bir tren yolu inşa eder. Ardından bunları yedi gemiye yükleyerek Almanya’ya taşır.

ARTEMİS TAPINAĞI

Antik dünyanın yedi harikasından biri, ne yazık ki, Anadolu topraklarında değil. İzmir’in Selçuk ilçesi yakınında sadece bir sütun parçası kalan Artemis Tapınağı’nın arkeolojik kazılar ile çıkarılan ve Londra’daki British Museum’da sergilenen temel taşları, sütun parçaları ve kabartmaları müzenin en değerli koleksiyonlarından. Kazılardan çıkan Artemis heykeli olduğuna inanılan eser ise, Selçuk Müzesi’nde. Bir zamanlar antik dünyanın en büyük dört kentinden biri olan Efes’te, Hellenistik dönem tapınaklarının en büyüğü, tamamen mermerden inşa edilen ve içinde hem Av Tanrıçası Yunan Artemisi’nin hem de Bereket Tanrıçası Anadolu Kybele’sinin özelliklerine sahip olağanüstü bir Artemis heykelinin bulunduğu bu tapınaktı. Tapınağın yapılışı hakkındaki en yaygın görüş, M.Ö. 550 yılında Lidya Kralı Kroesus’un emri ile Bereket Tanrıçası Artemis için yapılarak, 120 yıllık bir projenin eseri olduğu yönünde. Ön cephesindeki 36 sütun, kabartma ve heykellerle süslüydü. Ünlü tarihçi Heredot’un yazdığına göre, denizin dalgaları tapınağın merdivenlerini yıkardı. 1867 yılında Osmanlı Devleti’nin çöküş devrinde, İngiltere Osmanlı’yı Aydın-İzmir arasında incir ve tütün ihracatı için bir demiryolu yapmaya ikna eder. Aslında amaçları Osmanlı’yı büyük imparatorluklarına dahil etmektir. Mühendis John T. Wood’a bu görev verilir. Aynı zamanda amatör bir arkeolog olan Wood, Selçuk’tan geçerken bazı olağanüstü büyüklükte kalıntılara rastlar. Boyutlarından buranın sıradan bir kalıntı olmadığını anlar. Osmanlı Devleti’nden izin alarak kazılara başlar ve bunun dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı olduğunu ortaya çıkarır. Maalesef değerli heykel, sütun ve kabartmaları İngiltere’ye götürür.

TROYA HAZİNELERİ

Arkeoloji meraklısı Heinrich Schliemann, çocukluğunda okumuş olduğu Homeros’un İlyada’sından yola çıkarak, yıllar boyu bir tutku peşinden gider; Troya Hazinesi. 1873 yılının Mayıs ayında, birçok eseri tahrib ettiği kazılarından birinde, 10 metrede parıldayan objeler görür ve hazineyi, Yunanlı karısı Sofia ile birlikte, karısının şalının içinde Atina’ya kaçırır. Karısının bazı parçaları boynuna takarak çektirdiği fotoğraflar o dönemde yanında olduğunun bir kanıtıdır. Arkeoloji eğitimi olmadığından ve kazılar bilimsel bir şekilde yapılmadığından hiçbir arkeoloji enstitüsü keşfini kabul etmez. Her parçayı belgelemiş olsa da hiçbir müze ne hazineyi ne de diğer kap kacak gibi buluntuları sergilemek istemez. 1882’de genç mimar-arkeolog Dörpfeld’i işe alır. Onun sayesinde arkeolojinin hazine aramanın dışında bir bilim olduğunu öğrenir. Bulduklarını, vatandaşı olduğu Almanya’da Berlin Müzesi’ne hediye eder. Hazine, I. Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıl boyunca bu müzede sergilenir. II. Dünya Savaşı sırasında zarar görmemesi için saklanır. Savaşın sonunda Ruslar’ın eline geçmemesi için müzelerdeki bütün eserler güvenli bir yere taşınır. Ancak sadık bir Nazi olan General Unversagt’ın Berlin’de kaldığı kulede hala üç kasa vardır. Hatta geceleri bu kasaların üzerinde uyuduğu rivayet edilir. General, Berlin alevler içindeyken bile kasaların yanında kalır. Berlin Ruslar’ın eline geçtiğinde Unversagt kasaların zarar görmemesi için Rus generale yalvarır. Ruslar, Alman generale kasaların emniyette olacağına dair söz verse de kısa bir süre sonra yok olurlar. Tam 40 yıl sonra, 1987’de, Moskova’daki Puşkin Müzesi küratörü kasaların “tesadüfen” bulunduğunu dünyaya ilan eder.

CELSUS KÜTÜPHANESİ HEYKELLERİ                                                                                                         

Miras yoluyla kitap garantisi ve rutubete karşı dahiyane çözüm, antik dünyanın kültür tarihinde ayrı bir yere sahip olan Efes’in Celsus Kütüphanesi’nde hayata geçirilmişti. Romalı konsül Gaius Julius Aquila, M.S. 135 yılında, babasının mirası ile senatör babası Tiberius Julius Celsus Polemaeanus onuruna bu mermer kütüphaneyi yaptırır ve binanın korunması ve kitap alımının devamlılığı için 25 bin altın para miras bırakır. Tahminlere göre, 9 bin 500 ile 12 bin arasında kitap rulosu bulunan kütüphanede kitapları rutubetten koruyabilmek için, iç duvar ile dış duvar arasında odayı çevreleyen bir koridor inşa edilir. Kitaplığın içinde bugün hala görülebilen lahit, Celsus’un mezarı. Kesin olmamakla beraber, oğlunun babasının vasiyetini yerine getirmek için kent merkezinde bir mezar anıt yaptırmak istediği ancak izin alamadığı için bunu bir kütüphaneye dönüştürmüş olduğu tahmin ediliyor. 1860 yıllarında başlayan arkeoloji çalışmaları için Avusturya, Osmanlı ile olan yakınlığına dayanarak 50 yıl önce keşfedilen ancak henüz kazılarına başlanmayan Efes’te kazı yapma izni alır. Kütüphane, 1905 yıllarındaki kazılarda tamamıyla yıkılmış bir şekilde bulunur. 1970-1978 yıllarında, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü, kütüphanenin dağılmış 700’den fazla orijinal parçasını birleştirir, 10 yılın ardından yapının %80’ini biraraya getirerek yeniden ön cephesini inşa eder. İşte kütüphanenin kazıldığı yıllarda orijinalleri Viyana’ya götürülen muhteşem kabartmalar ve heykeller, bugün Viyana Sanat Tarihi Müzesi içindeki Efes Müzesi’nde sergileniyor. Özellikle bugün nişlerde kopyaları duran kadın heykelleri dikkate değer. Kaidelerinde yazdığı gibi heykeller Celsus’un özellikleri olan, bilgelik (Sophia), ilim (Episteme), zeka (Ennoia) ve erdemi (Arete) sembolize ediyor.

MYRİNA HEYKELCİKLERİ

Antik dünyada pişmiş toprak heykelcikleri ile ünlü üç kent vardı; Yunanistan’da Tanagra, İtalya’da Tarentum ve Batı Anadolu’da Myrina. Aiolis bölgesinde, İzmir’in Aliağa ilçesinin hemen kuzeyinde bulunan Myrina, M.Ö. 250 ile 106 yılları arasında, bir deprem tarafından yıkıldığında sanatının doruğunda varlıklı bir Anadolu kentiydi. Çok renkli pişmiş toprak heykelcikler, kentin atölyelerinde yüksek kalitede üretiliyordu. Helenistik dönemde bu atölyeler, özellikle kadın olan ünlü heykellerin reprodüksiyonlarında uzmanlaşmıştı. Ayrıca Myrina’nın ustaları arasında, Aşk Tanrıçası Afrodit, birçok pişmiş toprak figürü içinde oldukça revaçta bir konuydu. Bugün, Fransa’nın başkenti Paris’in dünya çapında ünlü müzesi Louvre’da sergilenen “Çömelen Afrodit”in M.Ö. 2. yüzyıla ait olduğu tahmin ediliyor. Myrina pişmiş toprak heykelciklerinin en büyük koleksiyonu Louvre Müzesi’nde sergilenmekle birlikte ikinci büyük koleksiyon İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunuyor. 1880 yıllarında, Myrina’da kazı yapmak üzere, yirmili yaşlarında üç Fransız arkeolog, Osmanlı Devleti’nden izin alırlar. 18. yüzyılın ortalarında İzmir’e yerleşmiş Venedik kökenli Baltacı (Baltazzi) ailesi, Fransız kazıcılara yardımcı olur. Bu aileden Demosthenes Baltazzi arkeolojiye meraklıdır ve hatta Osman Hamdi Bey’le birlikte Lübnan-Sayda kazılarına katılır. Aynı zamanda Aydın vilayeti arkeoloji müdürü olan Baltazzi, Myrina ve Kyme’de kendi arazisinde de kazılar yapar. Myrina ününü, 19. yüzyılın ikinci yarısında, gerek kaçak kazılarla gerekse Fransız kazılarında ortaya çıkan binlerce pişmiş toprak heykelciğe borçlu. Resmi kazılarla ortaya çıkarılan toprak heykelciklerin sayısı da az değil.