TREN BİZİM NEYİMİZ OLUR?

Tren bizim neyimiz olmaz ki? Akrabamız olur, hem de yakından yakın bir akraba. Her gün köyümüze, kasabamıza, kentimize uğrar, geldiğini düdüğüyle haber verir bize. ‘Geldim’ der, ‘ama fazla kalamayacağım, acelem var!’ Biz de bazen görmeye gideriz onu, hasret gideririz, hatta çağrısına dayanamaz, bi güzel kuruluruz ona, yol boyunda konuşa konuşa gideriz. Bazen emmimiz olur tren, bazen dayımız, bazen de yeğenimiz. Hiç olmazsa aynı köylü, aynı mahalleli sayılırız. İşte öyle yakınız. Birbirimizi yakından tanırız. Hemşehrisi olmakla övündüğümüz şeylerin de başında gelir. Çünkü tren insana hep bir hemşehrilik duygusu verir.

Trenle birbirimizi çok eskiden beri biliriz. Tanışıklığımız dünden, bugünden değildir, yüzyılı da aşmış, 200 yıla yaklaşmıştır. 150 yılı aşkın zamandır Anadolu’nun hemşehrisi olmuş, kuş uçmaz kervan geçmez yollara raylarıyla kurulmuş, sanki evimizin kapısının önünde durmuştur. Öyle yakınız anlayacağınız. Dahası zamanla birbirimizin dilini daha iyi öğrenmiş, huyumuzu suyumuzu karşılıklı olarak bilip anlamışızdır. Bizden biri deriz, zira içimizden biri olmuştur. Anadolu’nun uzak bir kasabasında, o kasabanın tenha mı tenha bir köyünde, mezrasında Fatma teyzenin ‘bizim oğlan geliyor yine, ayak seslerini duydum’ dediği, ‘bizim oğlan’dır tren. De ki bir karaoğlan.

Zaman geçer, karaoğlan geçer, ayak sesleri azalır, sanırsın ki karaoğlan geçmiş gitmiş, bizi de buralarda kimsesiz, yalnız, bir başımıza bırakmıştır. Bırakmaz, bu kez nöbeti bir ‘acaroğlan’ devralır. Hızlı mı hızlı, çevik mi çevik, ayağına da çabuk, üstü başı, giyimi kuşamı pırıl pırıl, pek güler yüzlü, pek de kibar. Şimdi kendisi yakından akrabamız olur, insan böyle bir akrabası, tanışı olduğu için de haliyle pek mutlu olur.

Tren bizim de hem ilk gençliğimiz hem de gençliğimiz olur. Nasıl olmasın? Onsuz hiçbir yere gitmezdik nerdeyse. O kadar yakın bir arkadaşımızdı. İnsan sonraları ev, aile, iş, çoluk çocuk derken arkadaşları seyreltiyor seyreltmesine de, gençliğin arkadaşlık demek olduğunu hiç mi hiç unutmuyor. İnsan ne kadar çok arkadaşı varsa o kadar genç olur çünkü. Gençken çok az arkadaşınız varsa ya da hiç arkadaşınız yoksa, olmadıysa acırım size, genç olmamışsınız demektir. Görünürde gençsinizdir ama ruhta, kalpte, duyguda yeriniz gençlerin yanı olmayacaktır maalesef. Diyeceğim, insan gençken arkadaşını, yoldaşını almadan şuradan şuraya gitmez! Biz de gitmezdik’ Biz nereye, tren oraya! Tren nereye, biz oraya! Can Yücel’in, babası efsanevi Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel için yazdığı muhteşem şiirdeki, ‘Böyle böyle ezber ettim gurbeti’ dizesi gibi, biz de böyle böyle gezdik memleketi ve gençliğin sonsuz vadilerini, ovalarını, gecelerini, günlerini…

Ekspres diyorduk onlara, Anadolu Ekspresi, sonra Mavi Tren çıktı, ama bir de kara trenler vardı, kahırlı, uzun uzun giden, yorulmak nedir bilmeyen, maraton koşucusu gibi trenler, en doğudan en batıya, karın altında… Onlar bizim öğretmenimiz diye düşünüyorduk. Cumhuriyet’in ışığını alnında taşıyan, köyleri, kasabaları, halkı aydınlatmak için koşturan, Köy Enstitüleri’nin yetiştirdiği, hepsi de Cumhuriyet’in değerlerine sahip, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öğretmenleri olmanın gururuyla, coşkusuyla çalışan, çalıştıkça ışıyan, ışıdıkça aydınlatan öğretmenlerimize benzetirdik o kara trenleri. Kara kömürün yandıkça ısıtması, aydınlatması gibi, kara trenin ulaştırdıkça, kavuşturdukça insanların yüzlerinin güldüğü gibi, onlar da yoruldukça seviniyor, aydınlattıkça daha çok çalışıyorlardı.

Selam olsun o öğretmenlere, selam olsun gençliğimizin yoldaşı trenlere…