TREN CEMİ

TREN CEMİ

Attila İlhan’ın (o varken hayatta başka ‘Kaptan’ tanımam, baştan söyleyeyim) çakır şiirleri de vardır, dizelerin ‘damalı’nın ön sol camından dışarı şöyle hafiften italik gibi yaslandığı şiirleri de. O zaman ‘italik’ yokmuş ne gam, şiir de mi yoktu, italik icat olunca bazı şiirler de elini kolunu koyacak yer buldu. Ahmed abi mi dediniz, hangi Ahmed abi? Bakmayın numara yaptığıma, bilmezden geldiğime, kaç Ahmed var adını şiirin ‘d’siyle yazan? Elbette Ahmed abim, elbette Ahmed Arif. Onun da fiyakası fiyakadır ama, yakası açılmadık cinsindendir, gömleğinin düğmesi darağacına kadar ilikli olanlardandır diyelim. Hem de italiğin İzmir’den çıkıp hem salına salına, hem sallana sallana, e hem de italik olduğu için eğile büküle, devrile kırıla Diyarbakır’a varması da nerdeyse bir cumhuriyet sürer, sürmüştür. Şükürler olsun cumhuriyetimizin eksik italiği de tamam olmuştur.

Attila İlhan, yani ya nam-ı diğer ya da nam-ı değer Kaptan. İki cihette de, iki cihanda da ‘Kaptan’ımızdır o bizim. Ah şimdi bir başka Ahmet olacaktı ki azizim, yok ‘azizim’ demeyecektim, yazı içinde olsun birbirimize uyaklı bir cemiyet olalım diye öyle dedim, aslında ‘gözüm’ diyecektim, hem de iki gözüm Ahmet Kaya diyecektim. Harfler karanlık italikler gibi devrilirken, gencecik fidanlar da onun sesinden, kahrından, öfkesinden ve suskunluğundan bizim anılarımıza her şafakta yeniden yeniden devrileceklerdir: “Saçlarıma yıldız düşmüş/koparma anne ağlama” dedikçe genç anılarımız, şimdi çoktan cigaranın, ekmeğin, ümidin ve hüsranın kapısında yorulmuş anılarımız son bir efkarla, “o mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız” diyebilmek için nöbeti sürdüreceklerdir.

Ey sözleri buğulu Kaptan, ey gözleri dumanlı Ahmed abim, ey bela çiçeği Ahmet iki gözüm, işte bir hareket memuru olarak gözümün yollarda kaldığı şu ıssız yaşımda, sizsiz, sözsüz günüm geçmiyor. Hem de geçmesin, çünkü böyle böyle sahipsiz olmadığımızı gördüm. Zaten trenin hep bir cem olduğunu düşünürdüm, tren cemi, yol cemi, böyle böyle çekip giderdi lokomotif, yürüyüp giderdi şimendifer, sürüp giderdi cem. O zaman dedim, insan insanın sahibidir, insan insana yoldur, hem de başka türlü cem nasıl kurulur, ben de şu uzuuuuuuuun cemin bekçisi olsam yeridir dedim, oldum.

Hem de bu cem göçer cemidir, yürür cemidir, vardığı da cemdir geldiği de dedim, o an sözlerimin üstünde bir turna kuşunu gördüm. Cümle turnası. O da uçar cemidir, kanadını açar cemidir, gün olur konar cemidir dedim. Cümleye de konunca artık bildim: “Cemi cümle bir sofrada/muhannetlik kalmayana” dediğini duydum bir canın. Şiire sürgün bir can. “Bir yük vagonunda açtım gözlerimi. Bizi kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu.” demişti ilk sürgünlüğünü şiir sürgünlüğüyle değiştiğinde. Biz onu sonraları “cemi cümle bir trende” diye de okuduk. Cemi de cemali de güzel bir adamdan, Cemal Süreya’dan.

Kimimiz kazma kürek yol işçisi olduk, kimimiz ray nöbeti tuttuk, kimimiz düdük çaldık, kimimiz bayrak salladık, ama hepimiz bu cemde bırakın bir cümle olmayı, bir inceltme işareti, bir virgül, en fazlasından bir harf olsak elverir dedik ve bize ‘sizin cümleniz çok eski’ diyenlere de ‘yenisi kalsın’ demedik, ‘sizde dursun’ dedik yalnızca. Bazen insan insanın yerinedir, bazen yol yolun yerine, bazen de insan yolun yerine niye olmasın dedik. Yolun yerine geçtik, yol olduk. Cem kurduk, adını tren cemi koyduk. Böylece harekete memur olduk.