TREN GEÇTİ!

TREN GEÇTİ!

Onca şeyi hatırlayan, hatırlatan adam, trenleri, vapurları, yani bir anlamda şiiri, öyküyü unutacak değildi ya!

Bu başlıkla bir yazı yazmışımdır, fakat üzerinden kaç istasyon, kaç gar, kaç şehir, kaç deniz, kaç yolcu geçtiği için ne zaman yazdığım ve geçen trenin nereye gittiğini hatırlayamayışım tabiidir.

Nöbetçi tren var mıdır bilmiyorum, aslında olsa iyi olurdu, böylece günün, gecenin muhtelif saatlerinde canı tren yolculuğu çekenlere düdüğünü öttüre öttüre gelir, yolcularını alır, güle oynaya giderdi. Nöbetçi tren şimdilik hayal olsa da, yazı nöbetçilerinin trenli öyküleri imdada yetişti.

Yetiştiren kim? Kim olacak, her yere, yazıya, şiire yeten, yetişen Murathan Mungan elbette. Şu, ‘iyi ki var!’ sözünün hakkını veren ve o sözü de en çok hak edenlerden biri. Onca şeyi hatırlayan, hatırlatan adam, trenleri, vapurları, yani bir anlamda şiiri, öyküyü unutacak değildi ya! Unutmadı, hem trenler hem vapurlar için Türk edebiyatında yazılmış en güzel öyküleri seçti ve sefere çıkardı.

Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri ve Tren Geçti, ikisi de Metis’ten Nisan 2017’de yayımlandı. Hangisinden başlayacağımı bilemedim doğrusu. Haydarpaşa’da trene binmek için vapur sefası yapan adam, yani ben, demek ki öyküye şiirle gidiyormuşum, bu kez yolculuğa, açılmasını dört gözle beklediğim, özlediğim Haydarpaşa Garı’ndan başlayayım istedim. Vapura dönüşte binerim artık!

Murathan Mungan “Vagonlar” başlıklı sunuşunda, ‘neden tren?’ sorusunun yanıtını, treni hangi duygularla seviyor ve bekliyorsak, beklemeyi seven o sabırlı ve sevgili yolcu olarak veriyor: “Hepimizin hatıralarının bir yerinden gelip geçen trenler yok mudur?” Olmaz mı? İşte o resimlerden, sahnelerden, anılardan ve imgelerden birkaçı: “…başlarında şeritli, ayyıldızlı şapkaları, koyu lacivert üniformalarıyla çocukluğumuzda bizi heyecanlandıran hareket memurlarının trene yol veren düdüklerinin keskin sesiyle birlikte beyaz istim buharı içinde kaybolup uzaklaşan gölgeler… Trenler geçip gittikten sonra bile havada asılı duran kömür kokusu… Birini karşılamaya ya da uğurlamaya gittiğimiz garlarda sabırlı adımlarla dolaştığımız peronlar… Yolculuklara ‘sınıf vurgusu’ getiren birinci, ikinci, üçüncü mevkiler, kuşetliler, yataklılar… Çuf çuf çuf! sesiyle ağır ağır uzaklaşan trenin penceresinde kalan o son bakışlar. Daha sonra kim bilir kaç romanda, kaç filmde karşımıza çıkıp eski bir hatırayı kanatacak o son bakışlar… Uğurladıklarımız ya da geride bıraktıklarımız. Hayatımızda geride kalanlar. Hayatımızdan geriye kalanlar.” (Tren Geçti, s.12-13)

“Vagonlar” yazısının tamamını almak isterdim buraya. Örneğin Mungan’ın ‘yazması kıpkısa, kendisi upuzun bir hikaye’ dediği şu öyküyü almadan olmaz: “Yıllar önce Ankara Garı’nın bir delisi varmış. Bütün gün garda dolaşır, peronda yolcu bekleyenlerin arkasından sessizce yaklaşıp, ‘gelmeyecek’ dermiş. Gelmeyecek!” Tam trenlere, garlara uygun bir öykü değil mi? Bekleyişin bir sabır uygarlığına dönüştüğü kutsal mekanlar sayılır çünkü tren garları. Yapıları da kutsallık duygusunu uyandırırlar.

Trenlerin mektup gibi beklenmesi, sabrın uzun bir yün çilesi gibi dolana dolana, sarıla sarıla örülmesi, insanların yarışmayla değil, beklemeyle, sabırla ödüllendirilmesi, trenin ve mektubun elbette yalnızca edebiyatı değil, birer hayatı olduğunu da anlatır. Şimdi arkasından pul yolladığımız mektubun, gönül yolladığımız trenin uzaklaşması, trenin de, mektubun da, o hayatların da geçtiğidir.

Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya” öyküsüyle yola çıkıp, Alper Atalan’ın “Eski Bir Tren Geçerdi Eskiden” öyküsüyle geçen trende yolculuk etmek harika bir duygu.