TREN OKURU

TREN OKURU

Öğrenciyken uzun tren yolculukları yapar en az 5 kitap alırdım yanıma. Trenler değişti, yolcular değişti, kitaplar değişti, ben değiştim. Ama değişmeyen tek şey, tren okurlarının ne okuduğuna dair merakımdı.

Meraklı biri miyim? Pek değil. Ama “meraklı turşucu” deyimini çok severim. Bunu da en son, aslında ilk kez, Sevin Okyay için söyledim. Sevin Okyay, sinema, edebiyat, çeviri, müzik, gazetecilik, spor gibi, kaç kalem etti, 6 mı, daha fazla olmalı, 7 yakışır, konularda kalem oynatan ve hemen hepsinde de tutkulu okurları olan, ki ben de onlardan biriyim, pek sevgili bir ablamız. Radyocu, polisiye tutkunu, 7’yi geçtik bile…

Benim de merak ettiğim hususlar oluyor tabii, o kadar da meraksız sayılmam. Hatta giderek daha meraklı olduğumu bile söyleyebilirim. Dünyayı merak ediyorum bir kere. Yok, öyle uzun boylu ve o kadar da derinlemesine değil. Benimki gezelim görelim cinsinden, turist tarifesinden. Hem başka ne olacaktı, her gittiğim yerde kalacak, eğlenecek halim yok ya.

“Merak kediyi öldürür”müş. Benimki pek merak edilecek cinsten değil. Kâğıt kalem işleri. Eskiden yeniye, bilhassa trenlerde kim ne okur diye merak ederim. 40-50 yıl önce lise ve üniversite öğrencisiyken, Eskişehir-Ankara, Eskişehir-İstanbul, Ankara-İstanbul arası tren yolculuklarımda, haliyle hayli uzun tren yolculuklarıydı bunlar, hepsini okuyacakmışım gibi en az 5 kitap alırdım yanıma. Olur ya birini beğenmem, sıkılırım ya da kış kıyamet, kar yolları kapar, sonra ben ne yapardım kitaplarım olmazsa!

Trendeki tek okur ben olmazdım elbette, benim gibi öğrenciler, kızlar, oğlanlar, akademisyen oldukları sakallarından, gözlüklerinden, hatta gömleklerinden belli muhteremler, gazetesinin sayfasını çevirirken gürültü çıkmamasına itina gösteren tiryakiler ve başka okuryazarlar da olurdu. O zaman kendimi yalnız hissetmezdim. Sanki bir kütüphanede, birbirimizin adlarını bilmesek de sözcüklerimizin birbirini tanıdığı, tebessümlerimizin selam yerine geçtiği müdavimlerdik. Gerçi tren bana hep ‘müdavim’ olma duygusunu vermiştir. Hem eski hem yeni trenlerde.

Gençlik tabii, en çok da üniversiteye giderken, en çok da trende kitap okuyan üniversiteli kızların ne okuduğunu merak ederdim. Doğal bir merak. En çok da şiir kitabı okuyanlarla karşılaşmayı umardım ve dilerdim. Olurdu bazen. Edip Cansever’in Oteller Kenti’ni, Cemal Süreya’nın Beni Öp Sonra Doğur Beni’sini, Turgut Uyar’ın Kayayı Delen İncir’ini okuyanlarla karşılaşmak mutluluğuna eriştim. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Acıyı Bal Eyledik, Ahmed Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim, Özdemir Asaf’ın Yalnızlık Paylaşılmaz’ı da, tren okurlarının paylaştığı şiir kitaplarıydı.

Üniversite dönemi bitip çalışmaya başladığım yıllarda ise, yavaş yavaş Oğuz Atay okunmaya başladı trenlerde, önce Tutunamayanlar, sonra Korkuyu Beklerken, sonra başka bir Ankaralı, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi, ama onun ilk baskısı, pembe kapaklı olan.

Macera, gerilim, bilimkurgu ve dahi polisiye romanlar pek ilgi alanıma girmediğinden, özellikle gerilim ve macera türü kitapların kapakları da çok bilindik olduğundan, daha uzaktan tanırdım onları. Merak edecek bir şey yok derdim kendi kendime.

“Sonra alem değişiverdi”, Cahit Külebi bu dizeyi “İstanbul” şiirinde söyler. İstanbul’a giden trenler değişti, yolcular değişti, kitaplar değişti, ben değiştim. Ama değişmeyen tek şey, değişim değil hayır, tren okurlarının ne okuduğuna dair merakımdı. Şimdide de ayda 2 kez trene biniyorum. İstanbul-Eskişehir arası, Ankara’ya giden tren. Ayda bir Eskişehir’e söyleşiye gidiyorum. Sabah gidip ertesi sabah dönüyorum. Ekimde gittiğimde ne görsem beğenirsiniz? Borges. Evet evet adamın biri sabahın o saatinde, millet horul horul uyurken açmış Borges okuyordu!

Trende Borges okunmaz değil okunur. Okunur da, ne bileyim hani vakit şöyle öğleye doğru olur, olmadı ikindi okur, akşamüstü olur. Sabahın o saatinde Borges okumak da herhalde Borges’e özgü bir şey olmalı… dedim ve Eskişehir’i daha fazla bekletmek olmaz deyip trenden indim.

Sonra bir gölgenin yavaş yavaş arkamdan geldiğini hissettim, döndüm, ve uzun boylu, yaşlı birinin elindeki bastonla yeri yoklayarak yürüdüğünü gördüm. Kitaplar bazen insanın peşinden gelirmiş. Yoksa…