TREN SÖZLÜĞÜ-1

TREN SÖZLÜĞÜ-1

Her yazı bir yolculuktur, her yolculuk da bir yazı. Her tren yolculuğu yepyeni sözcükler getirir hayatımıza ve insan her defasında ilk kez tren yolcusuymuş gibi bir yolculuk alfabesiyle çıkar serüvene.

Aşk: Trene binmenin ilk harfi de ilk şartı da aşktır. Ne yazık ki trenden inmemize sebep olan sözcük de bu harfle başlar. Ne ben söyleyeyim ne siz merak edin!
Bahar: Trene ne zaman binilse, dışarda mevsim, iklim ne olursa olsun, içerisi bahar yeri gibidir. Bayram yeri diyoruz da niye bahar yeri demeyelim!
Can: Tren yolculuğa can verir adeta, insanın içi içine sığmaz. Yol kısacık bile olsa, sanki günlerce, aylarca onunla yolculuk edecekmişim duygusuyla sevinirim.
Çalışkan: Trenler sınıfın her zaman en kararlı, en sabırlı ve en çalışkan öğrencisidir. Ağırbaşlıdır, ‘benden sonrası tufan’ demeyendir, bencil olmayandır, ince fikirlidir.
Dost: Eğer taşıtlarla insanların ilişkisi tanımlansaydı, tıpkı otomobil için ‘özgürlük’ denildiği gibi, sanırım tren için de ‘dost’ kavramı kullanılırdı. İyi günde, kara günde…
Eskişehir: Hangi tren olursa olsun, hangi şehre giderse gitsin ve hangi yazıda geçerse geçsin, benim için tren Eskişehir’den geçer, geçmiyorsa da kalbinden Eskişehir geçer!
Fayton: Yılmaz Güney’in Umut filminin afişinde faytonu gördüğümde henüz Adana’ya gitmemiştim ama Eskişehir Garı’nın önünden bir kaç kez faytona binmiştim.
Garip: Trenler biraz da Sirkeci otellerine benzerdi eskiden, şairin “Garibin meskeni kahveler hanlar” dediği, hep tren garının çevresindeki yerlerdir. Tren, garip yatağıdır.
Ağlamak: “Reva mı bir gamlı ruhu dağlamak?/ah ey trenlerin kalbe ağlamak/getiren sesleri, tren sesleri” (Necmettin Halil Onan’ın Tren Sesleri şiirinin son dizeleri)
Hat: Tren hattında her zaman şiir olacaktır. Çünkü tren seslerle hareket eder ve müzikle sürdürür ilerlemesini. Sanat olmasa da bir zanaat eseri gibi kadim olması bundandır.
Irmak: ‘Nehirler boyunca’ da denebilir, trenin yol arkadaşları vardır ve birbirlerini dinleyerek, bazen konuşarak, bazen biri ötekinin gündüzü, biri güneşi olarak arkadaşlığa koşarlar.
İçkin: Ben olsam ‘mündemiç’ derdim, nedense öyle derdim, kalkar eski kentlerden, Ankara’dan, “Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan/böyle ferman etti Cahit” der gibi derdim bir de.
Jest: Hayatta ve arkadaşlıkta ve dahi aşkta değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez şeyler de olmalıysa, bunlardan biri de jest olmalı. Jest, şiirin ve aşkın buluştuğu balkon…
Kara: Trenin lakabı. Tren eskiden köyden kasabaya geldiğinde, artık yüzü güneş yanığı olduğu için mi neyse, ‘kara’ demişler o da ses etmemiş. Şimdi karalığı gitmiş ama lakabı duruyor: Kara tren.
Lirik: Lirik varken üstüne sözcük tanımam! Böyle değil tabii, lirik üstüne epik bir cümle kurmamdan de belli değil mi? Tren, epik diye bakılan lirik bir dost, duygu ve hiç kuşkusuz, jest.
Melankoli: Ya da karaduygun. Çiçeği de var. Belki de şiirde çiçeği var. Şiirde var olunca da var sayılır zaten. Eh tren de bu şiiri, bu çiçeği az besleyip büyütmedi doğrusu, hepimiz ordaydık!
Nar: Dünyanın bütün trenleri, bütün yolculukları dalında bekliyor. Zamanı gelince ‘nar’ diye bir iyilik yayılacak trenin geçtiği her yere ve bereketi dağılacak her şeye.
Omça: İyilik işte… Bazen bir şiirden duyarsın bazen üzümden. Bazen bağında ararsın şiiri, bazen şiirden sorarsın üzümü. Adnan Azar’ın şiirinde okumuştum ilk omçayı, ‘asma’ymış.
Ödünç: Bunu hissedince sonsuza kadar var olacağını düşünüyor insan. Hiçbir şeyin sahibi olmayınca, mülksüz olunca her şey senin oluyor işte! Hem sen de ödünç değil misin?
Peri: Var tabii olmaz mı, geceleri tren garlarının, küçük istasyonların bekleme salonlarında uykuyu kim fısıldıyor ve trenin yanında nefes gibi kim gidiyor sanıyorsunuz?