TREN VAKTİ

TREN VAKTİ

Zaman ile vakit arasında fark var. Fark yalnızca birinin yeni, ötekinin eski bir sözcük olmasından gelmiyor. İkisinin arasında bir zaman farkı var. Zaman geçiyor, vakitse olduğu yerde duruyor gibi.

Anlam değerleri farklı olmasına farklı da şiirsel değerleri gayet yüksek… Gülten Akın’ın “Ah kimselerin vakti yok/durup ince şeyleri anlamaya” dizesinden Edip Cansever’in “Vakit vakit incelen vakit”ine, oradan da Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın/ne de büsbütün dışında” dizesinden Oktay Rifat’ın “Bir çekitaşı gibi üstümde zaman” dizesine; zaman geçtikçe değerleri artıyor ve her zaman tam vaktinde söylenmiş gibi taze duruyorlar.

Tren üstüne ne zaman yazarsam yazayım değişmeyen bir şey var. Bir şiir, olmadı bir kaç şair ya da bir-iki dize sanki trenin asıl yolcuları gibi sökün ediyor. ‘Asıl’ yolcuları demek bile kırıcı olabilir, onların yeri her trende hazır. Hem de trenin ilk yola çıkışından beri. Tren şiirle çalışmıyor ama ilk kıvılcım, ilk hareket de şiirden geliyor, ateşçi gibi bir şey şiir. Onun ateşi olmasa tren de yarı yolda kalır, sular da, bahar da, ağaçlar da ve dahi yolculuk da. Cemal Süreya’nın “Bir kitapta resim şart” dizesini kim bilir hangi vesilelerle kaç yerde anmışımdır bilinmez, işte bir kez daha yeri geldi ve anmak şart oldu: “Bir trende şiir şart.”

Zaman ve vakit
James Baldwin’in unutulmaz kitabının adı gibi Ne Zaman Gitti Tren? Trenin ne zaman gittiğini bilmiyoruz, ama tren vakti diye bir şey olduğunu biliyoruz. Deniz vaktine benziyor, güneş vaktine benziyor. Öyleyse trenin zamanı başka, vakti başka… Ya da şöyle diyelim, zaman genel, vakitse özel bir şey. Umuma açık ve şahsa mahsus… Denizin zamanı yaz, bahar sonundan güz başına kadar deniz zamanı diyelim. İşte o zaman içinde denizin vakitleri var. Sabah denizi var, akşam denizi var. Tren de öyle. Trenin zamanı her zaman, yaz kış, gece gündüz… Ama trenin vakti mevsime, kişiye, trene, yola ve elbette halet-i ruhiyeye göre değişiyor.

Tren vakti… “Bahar geldi beyim evde durulmaz/bu mevsimde çemenzare doyulmaz” dediği gibi şarkının, ‘tren geldi dostlar evde durulmaz’ deyip trene binmeli. Vaktin yola ve yolcuya göre değiştiğini, özel olduğunu da unutmamalı. Sözgelimi ben ne zaman bir sabah trenine binsem çocukluğuma gidiyormuşum duygusunu yaşarım. Annem, babam, kardeşlerim, babaannem, dedem de yanımdadır, sanki evcek gezmeye çıkmışızdır. Ankara’ya gidiyoruzdur, babam bizi Anıtkabir’e götürecek, oradan Gençlik Parkı’na sonra da Atatürk Orman Çiftliği’ne gideceğizdir. Dayım da o sırada üniversite öğrencisidir, yaşıtım teyzemi de alacak, anneannemin hazırladığı keklerle bizi bekleyecektir. Sabah treni benim için çocukluk vaktidir, Ankara vaktidir, tadı damağımda kek vaktidir.

Öğle treni edebi bir trendir ve orada zaman kitaplarla, edebiyatla geçer. Mevsim ne olursa olsun, sözcüklerin ışığı ve kitapların aydınlığı trenin geniş camlarından içeriye vurmakta ve günümüzü aydınlatmaktadır. Huzur vaktidir. Bir genç kız Oğuz Atay okumakta, bir adam Tanpınar’da huzur aramaktadır, edebiyat dergilerini karıştıranları da görürsünüz. Bu tılsımlı anı hiç bozmamak gerekmektedir, tren de buna dikkat eder ve olabildiğince sessizce kıvrılır, küçük dereler gibi usulca akar.

Akşam treni ise şiirin ve aşkın trenidir, çoğu kez anılarıyla yetindiğimiz aşk işte o vakitlerde o trenlerde yeri kapanmayan bir yara gibi yeniden sızlamaya başlar. Şiirden başka hiçbir şey iyi gelmez ona, içinizde varsa okursunuz, yoksa oturur yazmaya ve o şiiri içinize atmaya başlarsınız. Kim bilir belki Attila İlhan da “Gece trenlerine binme çocuk kaybolursun” dizesini böyle bir trende böyle bir çocuk için yazmıştır diye teselli bulursunuz. Bazen tren de şiir de teselli için değil midir?