“TRENDE OTUZ ŞAİR”

“TRENDE OTUZ ŞAİR”

Japonların denize açılanlara, balıkçılara, gemicilere ‘kayığına kadın ve rahip alma’ tarzında bir uyarıda bulunduklarını, bunun da zamanla bir atasözü ya da gemici sözü olduğunu okumuştum yıllar önce. Onlara göre, denizcilik kadın işi değildir, tehlikelidir, zordur, rahipse bir tehlike durumunda hemen dua etmeye başlayarak, sanki her şey bitmiş gibi ümitsizliğe sürükler kayıktakileri.

Şair Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun “Bir Trende Otuz Şair” (Akatalpa, Eylül 2014, sayı 177) yazısının başlığı bana bu sözü çağrıştırdı nedense. Acaba kayığa şair alır mıydı Japon gemiciler? Kayığa kadın almayan şair alır mı, hiç sanmam. Şimdi ‘vapur mu daha liriktir tren mi?’ diye sorsam, büyük olasılıkla ‘vapur’ yanıtı gelir. Deniz, mavilik, enginler, limanlar, ufuk, martılar, dalgalar, eski şairler, büyük deniz şiirleri derken, şiire bile gerek bırakmayan büyük bir lirizm kendiliğinden belirir zaten. Gemideki şairler karadakinden farklı olur mu, otuz şairle birlikte gemi yolculuğuna çıkmadığım için bilmiyorum. Fakat trendeki şairler, ne de olsa ayakları tümüyle yerden kesilmediğinden olacak, karadakileri hiç aratmıyor.

‘Hayali’ mahlasını taşıyan şair her yıl bu trenin gelişini bekler. Ve tevekkül içinde şunları söyler: “Bir dostum, insanlar nefislerini öldüreceklerine kendilerini öldürüyorlar, demişti. Keşke nefsimi öldürebilmiş olsaydım. Varlığımı göstermek için bu istasyonu seçmez, gelecek trenleri beklemezdim.” Cinozoğlu’nun iki perdelik bu oyununda çeşit çeşit şair var, tıpkı yaşamda olduğu gibi. Bunlardan biri de, “Bir trende otuz şair varsa, asla şaheser yazılamaz.” diyen genç şairdir. Başka bir şairse, bir istasyon bekçisinin yalnızlığıyla, şairlerin fildişi kule yalnızlığının aynı olduğunu dile getirip, Hayali’ye hak verecektir: “İnsanlar gerçeklerden kaçarken yazarlığa, keşişliğe, deliliğe ve hatta ölüme sığınabilirler.”

Şairler yenilmeye mahkûm mu?
‘Yüreği çay bardağı kadar olmayanların da şair sayıldığı’ yerlerin varlığından da söz edilir, şairliğin bir bakıma keşişlik ve dervişlik olduğundan da. Şairlerin yaşam biçimleriyle yazdıkları arasındaki çelişki de tartışılır, ödül kurumu da. Ezcümle, şairler tüm sorunlarıyla binmişlerdir trene ve tren onlar için bir sahnedir adeta, yürüyen bir sahne. Manzara değişse, yolcular, yani izleyiciler değişse de cümleler, konular değişmez. Sözgelimi, folklorun şiire düşman olduğu konusu…

Her şeye rağmen, şairliğin geçici ama daha sağlam bir mevzii olduğunda birleşir şairler. Öldükten sonra da cennete gittiklerine inanılır. Tanpınar’ın ‘sükût suikastı’ kavramına benzer biçimde, şairlerin de ‘manevi suikast’lere kurban gittiğinden konuşulur. Şairlerin yenilmeye mahkûm olduğu ise bilinen şeydir. Bu şair bazen delik pabuçlarıyla kaldırımda upuzun yatan ‘Şair Hrant Bey’dir, bazen de toplama kampında iskelete dönmüş vücuduyla şair Robert Desnos. Arada öfkeli, isyankâr, itiraz eden şairlerin de varlığı hatırlanır ve onların farklılığının delilikten kaynaklandığı öne sürülür. Delilik ve dâhilik…

Hülya Treni
Tren henüz yola çıkmamıştır, anons duyulur, ‘Hülya adlı trenin birazdan hareket edeceği’nin anonsudur bu. Cinozoğlu şairleri taşıyan trene ‘Hülya Treni’ adını uygun görmüş. Her yıl o şehre şair taşıyan üç tren geldiğine göre, trenlerden birinin adı da ‘Rüya Treni’ olmalı. Peki üçüncüsü? ‘Sevda Treni’ olabilir mi? Kara trenden mülhem, ‘Karasevda Treni’ belki de. Olur, a. Gökyüzünde otuz kuş birden olma hali Simurg ise, bir trende otuz şairin bulunması hali ise bahçe diye adlandırılabilir. Ayrıkotlarına kadar her cins şairin yolculuk ettiği bir bahçe…