TRENE BİNDİM DE…

TRENE BİNDİM DE…

KEDERLERDEN SONBAHAR, ARKADAŞLARDAN TRENSE, BİZİ NE BEKLİYOR OLABİLİR YOLDA, YOLUN SONUNDA, İSTASYONLARDA? ŞİİRDEN BAŞKA NE OLABİLİR?

İnsanlık hangi çağda, bilmiyorum. Dünyanın farklı yerlerinde farklı kültürlerden insanlara da sorsak, farklı yanıtlar alacağımızı düşünüyorum. İyi bir çağda olmadığımız muhakkak. Çinlilerin “İlginç zamanlarda yaşayasın!” diye ilendikleri günlere geldik.

Neyse belki de bunun hiç sırası değil, zira sonbahardayız.  Duygu çağındayız yani. Hani şimdilerde, örneğin “gülümseyin Eskişehir’desiniz!” gibi mutluluk kalıpları içeren ifadeler var ya, ona benzer bir cümle kurmanın tam yeri ve zamanı: “Hüzünlenin, sonbahardasınız.” Güz kederi de hüznü de başka bir mevsim. Hem kim başka bir mevsim değil ki? Bu mevsimin rengi de sarı, kahverengi, kızıl, trenin rengi de. Kederlerden sonbahar, arkadaşlardan trense, bizi ne bekliyor olabilir yolda, yolun sonunda, istasyonlarda? Şiirden başka ne olabilir?

Yazının başlığı çok sevdiğim eski bir türküden, “trene bindim de tren salladı”. Ankara-Keskin arası trende, ciğerlerinden hasta olan bir adamın derdini dile getirdiği türküdür. Bu yazı da güz hüznünü azaltır mı yoksa iyice koyulaştırır mı bilmiyorum ama, trenlere yazılmış dizelerle yolculuk yapalım istiyorum.

İlk dizelerimiz Şili’nin ve dünyanın en büyük şairlerinden Pablo Neruda’nın, üstelik bu yazıda henüz geçmeyen ama biraz daha güz dersek yağacak olan şeyden, yağmurdan da dem vuruyor: “Yağmurun altında duran bir trenden / hüzünlü daha ne var ki hem dünyada?” Kederin ve yağmurun ustası, “içlenmek zanaatında usta” şair Attila İlhan da Kurtalan Ekspresi’nde yudumluyor kederi: “Kurtalan Trenini sanki rüyasında görmüştür / Kederli bir yağmur içinde bütün camları buğulu / Yolcuları bakışarak bir vehameti bölüşür.”

Madem kederlerden sonbahar, şiirlerden trendir, öyleyse Osip Mandelstam’a selam gönderen bir şaire selam vermenin de yeridir: “Vedalaşmaların ilmini yaptım ben / sürgünlerin uzmanlığını. / Bir vapur nasıl kalkar bir limandan. / Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.” diyen Cevat Çapan da dizeleriyle selamlıyor hüzün trenini. Şükrü Erbaş’ın dizeleri de eylül trenlerinin rengiyle, eski küçük istasyonların kederli sarısını buluşturuyor: “Ölüm mü? / Bütün ayrılıklarımı yüklenmiş bir tren / Sarı bir istasyondan alsın beni. / Ey dalgın kasabalar / Böyle ödeşelim bari / Yaşarken küçümsedim kaderinizi.”

Metin Altıok vaktinde de gelse gecikse de, sanki bir keder katarı sefere çıkmış gibi yazacaktır treni: “Trenim gecikmeli, yüreğim bungun / Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar. / Ne zaman bir dosta gitsem/evde yoklar.” ‘Evde yoklar’dan ‘burada yoklar’a: Genç yitirdiğimiz şairlerden, dervişmeşrep Hüseyin Avni Cinozoğlu da “hicran”ını önceden yazmış meğer: “Belki bir akşam bu kente bir tren gelir / Belki de yüreğimdeki hicranı alır gider.”

Diyeceksiniz ki yazıyı dizelerle doldurmuşsun. Haklısınız öyle yaptım. Dedim ya, madem güzdür, güz demek bile hüzün uyandırır, şairler de treni, güzü, kederi meşreplerince yazmışlar, ben de bu seferlik bu kadar kederle yetinelim, daha da koyulaştırmayalım istedim. Kim bilir belki de bu şiirlerle güz de hüzün de daha çabuk geçer!

Sevgili arkadaşım, 25 yıl önce katledilen Behçet Aysan, şiirleri yüzünden okunan adam. Ne yazsa keder oldu: “kalbim gibi  /keder yüklü / bir tren / durmaksızın geçer”,

Kemal Varol bir demiryolu işçisi olan babasından söz etmişti tren yazılarında, şiirinde de babası var: “sabaha karşı, mağlup trenlerin / sararmış istasyonlara yanaşması gibiydi babam”.

Şiirde tren yok / bu ne kederdir?” diye yazmıştım ben de. Şiirden her zaman bir tren geçmez ama, trende şiir hep vardır, hatta şiir biraz da bunun için vardır. Şu dizelerin söylediği de odur bana kalırsa: “Yine gam yükünün kervanı geldi / trenler de ahşaptır turnalardan ötürü”.

Kuş geçimi, turna geçimi adlarıyla anılan rüzgârlar vardır, bu yazı da keder geçimi olsun sonbaharda.