Trenin Çocukluğu

Trenin Çocukluğu

“Treni değil, kendimizi bile duymayışımız dünyadan. Dünya bizi büyütüyor. Geriye dönüp bakmamıza, durmamıza izin vermiyor.”

Göğe bakarken herkes çocuk olur. Güzel şeylere iyi gözlerle bakmak gerekir çünkü. O yüzden “durma göğe bakalım” demek, aslında bir çocuk şiiridir ve yazı gereği de olsa “çocuk şiiri” dememek gerekir. Zira, çocuk zaten şiirdir ve şiir de çocukluk olmadan sadece “yazılabilir”.

Herkesin çocuk olduğu başka şeyler, başka yerler de vardır kuşkusuz. Bunlardan biri ne yazık ki dünya değildir! Dünya bir çocuk bahçesi değil, belki çoooook uzak zamanlarda, büyümenin henüz bir endüstriye dönüşmediği ve insanın “işgücü” olarak görülmediği ilk günlerde olmuştur. Dünya da çocuktur o zaman, kendini kocaman bir top sanan ve birilerinin onu yuvarlamasını bekleyen. Evrenin boşluğuna fırlatılmadan önce. Sonra bir daha dünya da hiç çocuk olmamıştır. Oyun bahçesi de olmamıştır çocuklara. Büyümenin, gelişmenin, ilerlemenin adeta bambaşka bir uygarlık olarak sunulması ve desteklenmesiyle, her şey, herkes vaktinden önce ve gereğinden fazla büyümek zorunda kalmıştır. Mecburi istikamet, büyüme.

“Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyordu Murathan Mungan, ünlü “Telli Telli” şarkısına yazdığı sözlerde. Büyümemek hem mümkün değil hem de elde değil. Ama insan dünyaya atılmadan önce bir çocukluk olduğunu hatırlayabilir. Ve dünyayla oynayabilir. Bunu nasıl mı yapar? Sisteme teslim olmadan elbette. Yani her şeyini kaptırmadan. Tıpkı çocukluğundaki gibi düşünerek, çocuk gibi düşünerek. Onlar gibi akla hayale gelmez şeyler bularak, cümleler kurarak, çözümler uydurarak ve hiçbir şeye alışmayarak, dünyayla oynayabilir. Dünya bu olamaz çünkü, böyle bir yer olamaz, dünyaya rağmen bir hayat vardır ve o hayat bir bahçe gibi açık, renkli, farklı yaşanacaktır.

(Bu arada tren geçti mi, ben yazının, hayır, dünyanın gürültüsünden duymadım da!)

Treni değil, kendimizi bile duymayışımız dünyadan. Dünya bizi büyütüyor. Geriye dönüp bakmamıza, durmamıza izin vermiyor. Durursak yeniden çocuk oluruz diye mi acaba? Belki. Olabiliriz. Bak Nisan. Turgut Uyar’ın güzelim dizelerini, “Temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa/ gel bağışlayalım birbirimizi”, çocukluğa uyarlarsak “Nisan tam bu işe göredir bana kalırsa/ hadi gel yeniden çocuk olalım”, oluruz.

Bazen dünyanın Nisan ayında yaratılmış olabileceği geliyor aklıma. Nisan sevgimin sebebe ihtiyacı yok, yok ama daha çok sevmek için de sebep çok! Nisan, ayların çocukluğu. Aylardan hangisi çocuk derseniz, Nisan derim. T.S. Eliot’a göre “Nisan, ayların en zalimi”dir ama, ben şaire katılmıyorum. Nisan, kahkaha ayıdır, ağzı dolusu gülme ayıdır, şakacıktandır, şımarıklık hakkını sonuna kadar kullanmak içindir, gözlerinin içine kadar gülmek ne demektire gülmekten ötürü yanıt veremeyenlere göredir, hafiften inadı varsa da o da çocukluğun ayı olmasının şanındandır, zira çocukluk hem inadı hem de itirazı olmaktır. Nisan da öyle.

Nisanın treni. Yazmışımdır. Cumhuriyetin en neş’eli, en eğlenceli, en renkli, en sesli, en gülüşlü treni. Anadolu’nun çocuklarını topladı, 23 Nisan 1920’de Ankara’ya götürdü, egemenlik ulusundur, yani sizindir dedi. O tren Mustafa Kemal’in treniydi. 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyeti ilan edince, çocuklar bir daha o trenden hiç inmek istemeyecekti, inmeyecekler de! Zira o tren Mustafa Kemal Atatürk’ün yolunda gidecektir hep. O yol çocukluğu hiç terk etmemiş olanların yoludur. Yıkılmış, parçalanmış bir ülkeyi ayağa kaldırmak, halkı ve askeriyle birlikte canını hiçe sayarak çarpışmak, o ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak, yüzyılın başında, o koşullarda, bir Cumhuriyet kurmak, devrimleri gerçekleştirmek, ve egemenliğin yarını olan çocuklara bayram armağan etmek için, herhalde yalnızca cesur, akıllı, gözükara olmak yetmez biraz da çocuk ruhlu olmak gerekir ki, ne mutlu bize, ruhunda çocukluk taşıyan bir kurucumuz, Mustafa Kemal Atatürk’ümüz var diye!

Haydar Ergülen