TRENİN TAM SAATİYDİ!

TRENİN TAM SAATİYDİ!

Trenin tam saatiydi, anlatısı ya da uzun öyküsü de önce durdurucu adıyla dikkatimi çekmişti. Çok gençtim okuduğumda, 15-16 yaşında bir lise öğrencisi.

Nasıl hatırlamam, Heinrich Böll’ün romanıydı. 1972’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı Böll. Trenin Tam Saatiydi (1949), ilk yayımlanan kitabı. Yapıt, savaş sonrası Alman romancıların en gözde teması olan İkinci Dünya Savaşı’nda hem bireysel hem de toplumsal bir yıkımı anlatıyordu. Faşizmin vazgeçilmez amacı olan güç ve büyüklüğün yol açtığı bir yıkım. Büyük Almanya kurulacak ve en güçlü devlet olacaktı. Bu yolda da sivil, asker, kadın, erkek, genç, yaşlı, çoluk çocuk her yaştan 3-5 milyon insanın ve özellikle de Yahudilerin ölmesi teferruat sayılırdı. Öyle ya sayılar teferruattır, hatta küsurattır!

Böll’ün 4-5 yapıtını daha okudum sonra, Nobel’i kazanan Babasız Evler, Ademoğlu Nerdeydin?, Ve O Hiçbir Şey Demedi, Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru… Sonra da demek ki başka yazarlara, şairlere de sıra gelsin diye bu kadarını yeterli görmüşüm. Kitaplarının adları da hayli davetkâr, hem akılda kalıcı hem de kışkırtıcı. Zaten, Trenin Tam Saatiydi, anlatısı ya da uzun öyküsü de önce durdurucu adıyla dikkatimi çekmişti. Çok gençtim okuduğumda, 15-16 yaşında bir lise öğrencisi.

Andreas da benden biraz büyüktü, sadece birkaç yaş. İkinci Dünya Savaşı’nın son günleridir ve Andreas da 1 hafta sürecek bir tren yolculuğundan sonra ‘ölmeye yatacağı’ cepheye varacaktır. Trende adeta yol felsefesi denilebilecek düşünceler içindedir ve Böll de genç Andreas’ı bir Alman askeri olmasına karşın, insani boyutlarıyla öne çıkarır. O da Hitler’in Büyük Almanya hırsının milyonlarca kurbanından başka bir şey değildir. Varacağı yerde öleceğini çok iyi bilmektedir. Tüm yaşamını gözden geçirir, düşünür, kederlenir, piyanist olamadığı için gözyaşı döker…

Sonra…

Sonrası Böll’ün romanının adı ve onunla ima ettiği gibidir, trenin tam saatidir.

Güç, iktidar ve büyüklük hastalığı… Elbette yalnızca hastalıkla açıklanabilecek psikolojik sorunlar ya da patolojik bozukluklar değildir. Hatta hastalık diye de adlandırmamak gerekir. Çünkü bunları isteyenler, bunun için ülkeleri yakıp yıkanlar, dünyayı kasıp kavuranlar ne istediklerini bilen, gayet bilinçli, stratejileri olan, hedeflerine adım adım yaklaşan kişiler ya da topluluklardır. Büyüklük bilinci oluşturup bunu toplumda yaygınlaştırmayı başarırlar. Sonra da toplumsal güç gösterisiyle her şeyi olduğundan daha büyük, daha ihtişamlı gösterirler. Parlak bir geçmiş ve göz kamaştırıcı bir gelecek vaadiyle kendinden geçen kitlelerde de hem kişisel hem toplumsal bir büyüklenme baş gösterir böylece.

Bu büyüklenme ve güç tutkusu elbette orada kalmaz, başka ülkelere, giderek dünyaya meydan okumak, kafa tutmak gibi çılgınca boyutlara varır. Sonra da tutabilene aşkolsun! Savaşlar, kırımlar, yıkımlar, düşmanlık, nefret, acımasızlık, ölümler, zulümler, göçler… Bir tren daha gitmiş, bir fırsat daha kaçmış olur. Herkes yorulur, su uyur ama güç ve büyüklük hırsı uyumaz, yorulmaz, durulmaz…

Savaşların, zulümlerin, baskıların yorduğu bir dünya… Yalnızca insanların yüzlerini silmiyor savaş, yerin yüzünü de delik deşik ediyor, göğün yüzünü de karartıyor, kirletiyor, denizin yüzünü de kana boyuyor. Savaş, her şeyin ve herkesin çirkin yüzünü gösterdiği bir kötülükler karnavalı, kötü yüreklilerin bayramı. Karanlık karnaval, karanlığın bayramı…

Trenler de savaş edebiyatının, savaş filmlerinin taşıyıcı unsurları. Her şeye tanıklık ediyorlar ve öyle çok şey taşıyorlar ki! Bazen sır, bazen asker, bazen sivil, bazen ölü, bazen yaralı. Trenlerin yalnızca umudu, baharı, barışı ve sevinci taşıyacağı bir dünya umarım çok uzakta değildir!