TÜRK MÜZİĞİNİ BAŞLATAN ADAM: SAFİYYÜDDİN URMEVİ

TÜRK MÜZİĞİNİ BAŞLATAN ADAM: SAFİYYÜDDİN URMEVİ

Tıpkı hat ve mimaride olduğu gibi İslam müziğinin tarihi de aslında İslam’dan önce başlıyor. İslam, Peygamber Efendimiz aracılığıyla dünyamızı şereflendirdiği zaman bu ilahi çağrıya ilk muhatap olan Araplar ‘müzik’ veya ‘musiki’ terimini bilmeseler de ‘gına’ ve ‘neşid’ gibi ezgi türleri Hicaz’da yaygındı.

Gına (“gına geldi”nin gınası) güzel sesle söylenen şarkı, neşid ise makamla okunan şiir demek. Neşid genellikle enstrümansız söylenir. Gına ise enstrümansız da söylenebildiği gibi vurmalı, üflemeli ve telli sazlar eşliğinde söylenmesi tercih edilir.

Gına’yı canlandırabilmeniz için Mısır’ın en meşhur divası Ümmü Gülsüm’ü aklınıza getirmeniz yeterli. Ümmü Gülsüm için “el-mucizetü’l gına-il Arabi” yani “Arap gınasının mucizesi” deniyordu. Leyla Murad ve Esmahan’ı da unutmamak lazım tabii.

Musiki doğuyor
Gınanın çağları aşan avazı bir tarafa, musiki dediğimizde aklımıza gelen mükemmel vokal, enstrüman ve makamlar ancak İslam’dan sonraki yüzyıllar içinde gelişecektir. Bu tedrici gelişme içinde musikinin icrası kadar teorisinin de etkili olduğu anlaşılıyor. Türk müziği meşk üzerine kuruludur, notasızdır, teorisi yapılmamıştır vb. gibi iddiaların tarihî temeli yok yani. İslam musiki teorisi ilk filozoflarla beraber ortaya çıktı ve yüz yıllar içinde bugünkü müzik teorisine denk bir seviyeye erişti. Arapça ve Farsçaya, hatta eski Türkçeye sırtımızı dönerken klasik müzik teorimizi de unutmuşuz hepsi bu.

İlk filozoflar mantık ve matematik yanında Grek filozoflarından müzik teorisini de aldılar. Özellikle kendisi de bestekâr ve icracı bir musikişinas olan Farabi’nin “el-Musika’l-Kebir” (Büyük Müzik Kitabı) adlı eseri İslam toplumlarına özgü musiki teorisinin oluşmasında çok önemli bir rol oynadı. Musiki teorisinin son yüz yıllara kadar etkisini koruyan büyük üstadı ise Safiyyüddin Urmevi’dir. Urmevi eserlerinde hem genel müzik teorisini vermiş hem de bugün makam dediğimiz devirlerin ilmini ortaya koymuştur.

Çok yönlü bir karakter
1216’da bugünkü İran Azerbaycan’ında kalan Urumiye’de doğan Safiyyüddin Urmevi, birçok sıfatı kişiliğinde taşıyan nadir bir yetenek. Udi, hattat, musiki teorisyeni ve en ilginci de Şafii fakihi; yani Şafii mezhebi hukukçusu. 13. yüzyıl için bu zenginlik ve çeşitlilik bir İslam âlimi-sanatçısı için bile şaşırtıcı. Bilemeyiz, belki iki yüz yıl önce yaşasa önemli bir fakih olacaktı; belki iki yüz yıl sonra yaşasa meşhur bir udi olacaktı. Bildiğimiz şey Urmevi’nin yeteneğini nispeten bakir bir alana yani ilm-i edvara yani makam bilimine yönlendirerek yüzyıllar boyu sürecek bir etki bıraktığı.

Tam adı Safiyyüddin Abdülmümin b. Yusuf b. Fahir olan Urmevi, küçük yaşta Bağdat’a gitti ve Mustansıriyye Medresesi’nde tahsil gördü. Edindiği ilimleri hayatını yazanlar şöyle sıralıyor: Arapça ve edebiyat, matematik, tarih, hat sanatı, münazara ve münakaşa ilmi, fıkıh. Fakih yani hukukçu tarafı öne çıkmıyor. Hattat olarak kendini kabul ettiriyor. Bu tabii ilk yıllar için, gençlik dönemi için geçerli. Hatta klasik İslam musikisi uzmanı Fazlı Arslan’a göre, musiki âlimi olarak değeri ölümünden sonra anlaşılmıştır. Akla çok yakın bir yaklaşım bu. Zira Safiyyüddin musiki teorisini eskilerden az bir şey alarak nerdeyse sıfırdan kurmuştu. Kendi çağdaşlarının bunu hemen fark etmeleri beklenemez.

Sarayda
Dönemin ruhuna uygun olarak Safiyyüddin’in yetenekleri çabuk keşfedildi ve üstad, genç yaşta Halife Mustasım’ın sarayına girdi. Mustasım’ın Safiyyüddin’den çok yönlü olarak istifade ettiği görülüyor. Emevi halifelerinin aksine Abbasi halifeleri için eğlence her şeyden önce gelmiyordu. Saraya alınan sanatçılar arasında da âlim sıfatını hak edecek çok insan oluyordu. Zaten medreseyi de Abbasiler kurmuştu.

Mustasım, mükellef iki kütüphane yaptırıp idaresini de Safiyyüddin’e verdi. Üstad istediği kitabı istinsah ediyor, yani hatla yazıyor ve kütüphaneye koyuyordu. Safiyyüddin aynı zamanda Halife’nin huzurunda musiki icra ediyordu. Safiyyüddin’in bir vazifesi de kâtiplikti. Ki zaman içinde divan-ı inşa kâtipliğine getirilmiştir; bu da bugünkü özel kalem müdürlüğüne benzer bir vazifedir.

Safiyyüddin’in hayatına dair ilginç hususlardan biri Abbasi Halifeliğinin sonunu görmüş olmasına rağmen kariyerinin devam ettirebilmesidir. Moğollar Bağdat’ı işgal ettikten sonra Yakut el-Mustasimi tarafından temsil edilen hat sanatı bir sönme yaşadığı halde, Safiyyüddin’de tecessüm eden musiki parlaklığından bir şey kaybetmedi. Bunda Müslüman olan Moğollardan Cüveyni ailesinin himayesi önemli rol oynamış gibidir. Hatta büyük çığır açacak Yakut’un Safiyyüddin’in talebesi olduğunu da ekleyelim bu arada. Hat, yüzyıllar sonra Osmanlı topraklarında Şeyh Hamdullah eliyle yeniden yükselecekti. Musiki ise hiç hız kesmeden yoluna devam ediyordu.

Makamın mucidi
Safiyyüddin’in İslam müzik ilmine en önemli katkısı bugün oktav denilen sekizli ses aralığını on yedi ses aralığına bölerek bir sistem geliştirmesidir. Bestekârın Arapça harflerle işaretlediği bu ses aralıkları Türk müziğinde perde olarak isimlendiriliyor. Perde Batı müziğindeki notanın karşılığı olarak düşünülebilir. Sanatçının kendisi ise bunlara ebad yani boyutlar diyordu.

Safiyyüddin’in ebada ulaşma yolu ud telindeki temrinlerdi. Udun perdeleri üzerinde temrin yaparak en tizden en peste kadar musiki icrasında kullanılabilecek bütün boyutları matematiksel oran ve ağırlıklarıyla hesaplayan sanatçı-teorisyen, sistemini “Kitabu’l-Edvar” (Makamlar Kitabı) ve “Şerefiyye” isimleriyle meşhur iki kitabında incelikli bir şekilde açıklamıştır.

Bahsi geçen on yedi perde belli bir uyum mantığına göre diziler haline getirilince makam dediğimiz şey ortaya çıktı. Eskiler buna makam yerine devir diyordu. Safiyyüddin Uşşak, Neva, Buselik gibi birçok makamın on yedi perdede dizilişini göstermiştir.

Safiyyüddin, sesin oluşumu ve özellikleriyle musiki icrası konusunda da çok değerli görüşler ortaya koyarak kendinden sonraki İslam müzikologlarının ve bestecilerinin önüne sonuna kadar serdi. Safiyyüddin’in teorisi Cumhuriyet döneminde ihmal edilse de bugün yeniden ele alınmaya başlandığını görüyoruz. Bu da müzikoloji sahasındaki ezbercilik ve karmaşa düşünülecek olursa büyük nimet.