Türkiye’nin Gururu Saksafon Virtüözü: İlhan Erşahin

Türkiye’nin Gururu Saksafon Virtüözü: İlhan Erşahin

Türk bir baba ile İsveçli bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen İlhan Erşahin, bu topraklarda büyümese de tutkunu olduğu cazı Türkiye’de geliştirmek için her zaman çaba gösterdi. Saksafon çalmak onun kendini ifade etme biçimi. Bunu kendine özgün bir şekilde icra eden müzisyen hayatını Amerika ve Avrupa hattında konserler vererek geçiriyor. New York’ta açtığı Nublu ise şehirdeki en önemli caz kulüplerinden biri.

Saksafonu 16 yaşından beri çalıyorsunuz, neler söylersiniz?

Çoğu zaman kendimi sadece bir saksafoncu olarak görüyorum ve sadece çalmak istiyorum. Ne kadar eklektik insanla sanatımı ve müziğimi paylaşabilirsem o kadar iyi diye düşünüyorum. Birlikte müzik yapmak isteyeceğim o kadar çok arkadaşım var ki…

Müziğe ilginiz nasıl başladı?

Müziğe olan ilgim büyüdüğüm evde başladı. Çocukken bindiğim otobüslerde veya gittiğim kulüplerde ve müzik araştırmalarımda dinlediklerim beni zenginleştirdi. Araştırmayı hep sevdim, hep zihin açıcı buldum. Hiçbir zaman tek bir türde müzik dinlemedim. Sanırım bugün farklı projeler içinde müzik çalıp üretiyor olmam bu araştırmaların sonucu.

Sizin için önemli olan bir müzisyeni söyler misiniz?

Miles Davis’i ilk dinlediğimde 14 yaşındaydım. O zamanlar grubunda Steve Grossman isimli bir saksofoncu vardı. Hemen sevdim. Çalışındaki yabaniliği hissettim; farklıydı. Bir plakçıya gidip onu sorduğumu hatırlıyorum. Dükkan sahibi adını bile duymamıştı ama bana ABD’den iki plağını sipariş etti. Hala çalarım o plakları. Birisi ‘Some Shapes To Come’, diğeri ise ‘Terra Firma’dır. New York’a taşındıktan sonra aynı plak şirketinden plak toplamaya devam ettim.

Çocukluk anılarınızda Türkiye ile ilgili neler var?

Her yaz üç aylığına İsveç’ten Türkiye’ye tatile giderdik. Radyoda çalan Orhan Gencebay’ı, Ajda Pekkan’ı ve Zeki Müren’i hatırlıyorum. Halamların İzmir ve Çeşme’deki evlerinde, hanımlar sohbet ederken arka fonda zamanın harika müzikleri olurdu. Ne tuhaf ki pek çok ülkede popüler müzik giderek kötüleşti.

Türkiye’de cazın gelişmesiyle ilgili neler söylersiniz?

Türkiye’de cazın yükselişte olduğunu gözlemliyorum. Çok başarılı müzisyen ve gruplar var. Müzik açısından Türkiye verimli bir dönemden geçiyor.

New York’ta ünlü caz okulu Berkley’de okudunuz sonra burada kalmaya nasıl karar verdiniz?

Okuldan sonra Sweet Brazil Jaz Club’da sahne almaya başladım. Daha sonra farklı gruplarla da çaldım ve işler büyümeye başladı.

New York’da yaşamak nasıl?

Çok güzel ama bir yandan o kadar çok seyahat ediyorum ki… İstanbul’a da sık geliyorum. Burada kendi dümyamda yaşıyorum. Bisiklete biniyorum ve sağlıklı besleniyorum. Burada yaşadığım East Village’ı Cihangir’e benzetiyorum.

Eşiniz Brezilyalı, nerede tanıştınız?

Bir arkadaş toplantısında tanıştık. 14 yaşında bir de kızımız var. Çocuk sahibi olmak çok özel bir duygu.

Yaşınızı hiç gösermiyorsunuz, sırrınız ne?

Hiçbir duygumu içime atmam, mutlaka konuşurum, sanırım sırrım bu.

Dijital dünya sanata ve müziğe de girdiğinden beri çok şey değişiyor. Sizi bu yeni dünya heyecanlandırıyor mu?

Gerçekten de heyecanlandırıyor. Artık teknoloji, internet, telefonlar vb. ile yaşamak zorundayız. Her şeyden önce heyecan verici bir dünya bu. Çünkü bir anda bu dünyaya yakın hissediyorsunuz ama sonra da bu dünya korkunç ve hızlı hale gelmeye başlıyor.

Wax Poetic, Istanbul Sessions, Wonderland gibi diskografinizde yer alan çok farklı albümler var. Her biri için soracak olursak, başlangıç noktalarınız ne oluyor?

Gerçekten bilmiyorum. Bence bu, kayıt yaparken benim ruh halimin ve gerçekliğimin bir yansıması. Bazen, sadece bir grupla çalmayı ve tek bir yönde gitmesini diliyorum. Sadece tek bir beste biçimi ve stilde çalmak bana göre değil. Farklı müziklerden besleniyorum.

Müziği nasıl dinlersiniz?

Kesinlikle plaktan dinlerim. Çok geniş bir plak koleksiyonum var. Çocukluğumdan itibaren sakladığım plaklarım var.

Yeni projeniz Silver’da Eddie Henderson, Juini Booth gibi efsanevi müzisyenlerle çalıştınız. Silver’dan bize bize biraz bahsedebilir misiniz? Silver, diğer projelerinizden daha farklı…

“Silver” dört yakın arkadaşın ürünü aslında. Ben, Eddie, Kenny ve Juini. 25 yıllık arkadaşız, bir bakıma ilk tanıştığım, beraber çaldığım ve zaman geçirdiğim kişiler onlar. Arkadaşlığımızın üzerinden bu kadar zaman geçmişken, beraber bir şeyler yapmanın zamanı geldi diye düşündüm. Böylece “Silver” adlı bu projeyi yarattık beraber. Yakın ve samimi çalıyoruz bu projede. Beraber çıktığımız küçük bir yolculuk gibi aslında.

Müzik için doğru yerin New York olduğunuz söylüyorsunuz, neden?

Her çeşit müziği bulabileceğiniz ve kendininizi özgür hissedeceğiniz bir şehir burası.

Caz kulübünüz Nublu’da neler yapıyorsunuz?

Her zaman o kadar ilham verici gruplarla karşılaşıyorum ki çok mutlu oluyorum. Çalacak grupları özel olarak ben seçiyorum. Bu oldukça heyecan verici bir durum. İlk açtığım Nublu’nun adını Classic Nublu yaptık. Yeni açtığım Nublu’nun üst katında Stüdyo 151 adında bir stüdyo kurdum. Hepsinin küratörü benim.