Türkiye’nin Küçük Müzeleri

Türkiye’nin Küçük Müzeleri

Anadolu, arkeolojik zenginliğini başarılı ve etkin bir şekilde müzelerine yansıtan bir coğrafya. Hangi bölgeye gitseniz, kazı alanları ziyarete açık olmasa bile, müzelerde o tarihi canlandıracak kadar zengin bir temsille karşılaşıyorsunuz.

Önemli eserlerin yurtdışına götürüldüğü ya da kaçırıldığı dönemler çok geride kaldı. Bugün Türkiye’nin dört bir yanındaki en ünlü müzeden en mütevazı olanına, tarihe sayısız pencere açılıyor. Ayrıca çıkarıldığı topraklardan alınıp büyük kentlerdeki müzelere götürülmek yerine, eserler ait oldukları yörede kalıyorlar. Anadolu’da en küçük yerleşimde bile görmeye değer bir müze olması artık şaşırtıcı değil. Bu müzelerin bazıları mimarileri, sergileme tarzları ve koleksiyonlarıyla, Türkiye hatta dünya çapında ünlü ve ödüllü müzeler.

Bu nedenle, bu kez de ‘küçük müzeler’i mercek altına aldık.

Amasra Müzesi
Fatih Sultan Mehmet, yüksek bir tepeden ilk kez gördüğü Amasra için, şöyle demiş: “Lala, çeşm-i cihan (dünyanın gözbebeği) bu mu ola?” Amasra’yı imparatorluğunun topraklarına katmış ve Osmanlı’nın Karadeniz’deki ilk mekteb-i bahriyesini burada kurmuş. O bina, bugün Küçük Liman’daki Amasra Müzesi. Amasra civarında bulunan ve antik Amastris’e ait her şey bu müzede son derece şık bir şekilde sergileniyor. Bartın’ın ilçesi Amasra’nın müzesi, aynı zamanda Batı Karadeniz’in tek arkeolojik müzesi. Bizans’tan Osmanlı’ya, birçok eserin sergilendiği müzedeki en önemli eserler arasında, savaş tanrısı Athena’nın bir kurt üzerinde savaştan zaferle dönüşünü temsil eden Hadryanus Heykeli var. Roma’yı kurduğu varsayılan Romus ve Romulus kardeşleri emzirdiğine inanılan dişi kurt, ziyaretçilerin ilgisini toplayan noktalardan. Müzede ayrıca şifa tanrısı Asklepios’u temsil eden yılan da yer alıyor.

 

Divan Edebiyatı Müzesi & Galata Mevlevihanesi

17. yüzyıl dervişlerinden Galip Dede’nin Türbesi ve tarihi boyunca musiki ile bilimi bünyesinde barındırmış olan Galata Mevlevihanesi… Bu tekkenin üyeleri, Mevlâna Celaleddin Rumi’nin müritleriydi. İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan Galata Mevlevihanesi veya diğer adıyla Kulekapı Mevlevihanesi, II. Sultan Beyazıd’ın beylerbeyi olan İskender Paşa’ya ait olan av çiftliği üzerine 1491’de inşa edilmiş. Mevlevihanenin ilk şeyhi Mehmed Semâ-i Çelebi. III. Mustafa zamanında (1766) yandıktan sonra yeniden yapılmış. 1500’lerin ikinci yarısıyla 1600’lerin başı arasındaki süreçte Mevlevihane, Halvetilik tarikatına bağlı bir zaviye ve derslik olarak kullanılmış. Külliye şeklinde inşa edilmiş ve 1975’de turizme açılan mevlevihanenin ana yapısı, semahane ve derviş odalarından oluşuyor. Ayrıca Halet Efendi Kütüphanesi, Sebili ve Türbesi, Şeyh Galib Türbesi, Hasan Ağa Çeşmesi, sarnıç, hâmûşân, Adile Sultan Şadırvanı ve çamaşırhane bulunuyor. Tasavvuf müziği enstrümanlarının ve derviş eşyalarının sergilendiği bu küçük müze Mevlevilik hakkında ilginç bir perspektif veriyor. Yıl boyunca yapılan sema gösterileri, yerli ve yabancı ziyaretçi kalabalıklarına sahne oluyor.

Afrodisias Müzesi

“Hepsinin aşağı yukarı doğumunda bulundum… Öyle parçalar vardır ki, kazıda onlar çıkınca gözlerim yaşarır…” demişti Afrodisias’ın kaşifi, tutkulusu Kenan Erim, müzedeki parçalar için. Sonsuzluğu temsil eden Aion’un profili, Apollo’nun şeffaf teni, bir deniz kabuğunda oturarak saçlarını kurutan Afrodit’in ayak ayak üzerine atışı, Truva Savaşı’nda geçen mücadelenin gerçekliği… Aydın’ın Karacasu ilçesinde Geyre köyü yakınındaki Afrodisias antik kentinin müzesindeki süt beyaz, mavi ve şeffaf mermerden oyulan heykeller, gerçekten de ilk kez burayı ziyaret edenin bile gözlerini yaşartır. Müzenin bahçesine dağılmış, üzerinde çelenk zincirleri ve tiyatro maskeleri olan muhteşem lahitler, müzenin içindeki ihtişama sadece bir girizgahtır. Müzede, erken, orta ve geç dönem Bronz Çağı eserleri, höyüklerde ve Afrodit Tapınağı çevresinde bulunan Lidyalılar’dan kalma seramikler, arkaik, klasik, helenistik dönem eserleri, Roma, Bizans ve Erken İslami devir eserleri sergileniyor. Kentin böyle önemli bir sanat kenti olmasında, baş kahramanlar kuşkusuz M.Ö. 1. yüzyılda Geç Helenistik dönemde başlayıp, M.S. 5. yüzyıl Erken Bizans dönemine kadar varlığını sürdüren Afrodisias Heykeltıraşlık Okulu’nun yetiştirdiği heykeltraşlar. Ancak Afrodisias’ın heykeltraşlık alanında bu kadar ilerlemesinin nedeni, kente yakın olan mermer ocağı ve buradan çıkarılan kaliteli ve bol mermer. Bu, Afrodisias’ın 600 yıl boyunca antik dünyada benzeri olmayan bir heykeltıraşlık okulunun merkezi olmasını sağladı.

 

Edirne Sağlık Müzesi
Avrupa Konseyi Parlamentosu 2004 yılı Avrupa Müze Ödülü sahibi, yaşayan bir müze. İddialı, şaşırtıcı, hayal gücünü harekete geçiren, bilgilendirici, duyulara hitap eden ve nitelikli. Müzenin en özellikli yanı, ele alınan konunun, gerçek mekânında yani 500 senelik tarihi bir Darüşşifa’nın (Hastane) içinde anlatılıyor olması. Sultan II. Bayezid Külliyesi Darüşşifa bölümüne önceleri her türlü hasta kabul ediliyordu. Daha sonraki yıllarda akıl ve ruh hastalarının tedavi edildikleri bir merkez haline geldi. Hastalıkların çaresinde, dönemin tıbbi yöntemlerinin yanı sıra, müzik, su sesi ve güzel kokular da tedavi amaçlı kullanılıyordu. Bugün cansız mankenlerle canlandırılan 10 kişilik hanende ve sazende topluluğunun, haftada üç gün verdiği musiki konserleri, buranın kusursuz akustiği sayesinde binanın her tarafından yankılanmadan dinlenebiliyordu. Bu özellikleriyle darüşşifa, o dönem açısından son derece ileri bir tıp anlayışını yansıtıyor. Poliklinik, yataklı hasta bakımı, psikolojik hastalar için müzikli tedavi ve çaresi olmayan akıl hastaları için ayrılmış özel odaları vardı. Tedavi parasızdı ve haftada iki gün şehirdeki hastalara parasız ilaç dağıtılırdı. Etrafındaki odaların ve mankenlerle canlandırılan hastaların açıklamaları var; kronik psikozlu hasta, meşguliyetle tedavi odası, sara hastası doktor ve hastabakıcı… Bunların en dikkat çekici olanı, kara sevdalılar odası; burada melankolik kara sevdalıyla, divane akıl hastası canlandırılmış.

Amasya Müzesi
Anadolu’nun eski yerleşim alanlarından biri, Orta Karadeniz kenti Amasya’nın müzesi, gerek sunumu gerekse mumya koleksiyonuyla, Türkiye’nin en akılda kalıcı müzeleri arasındadır. 1925 yılında kurulan, arkeolojik ve etnografik bölümlerden oluşan müzede toplam 26 bin eser var. 1962 yılında Selçuklu dönemine ait Gökmedrese Camii’ne taşınan müzenin en ilgi çeken bölümü, Narlıbahçe Mezarlığı bahçesindeki Sultan I. Mesut Türbesi. Mumyalama tekniği açısından dünyadaki diğer örneklerden farklı olarak, iç organlar çıkarılmadan, kurutma ve tahnit (belirli bir formüle göre ilaçlama) işlemleriyle mumyalananlar arasında, 14. yüzyıl İlhanlı yöneticilerinden Anadolu Nazırı Şehzade Cumudar, Amasya Emiri İşbuğa Noyin, İzzeddin Mehmed Pervane Bey, eşi, erkek ve kız çocuklarına ait mumyalar var. Müzenin özenli yanlarından biri de, Amasya’da iz bırakmış 13 ayrı medeniyetin eserlerinin, kronolojik sıraya göre sergilenmesi ve özellikle sikkelerin ve ziynet eşyalarının asıllarının yanında büyütülmüş fotoğraflarına yer verilmiş olması. Müzenin giriş katı, Roma dönemine ait bronz ve pişmiş toprak lahitlerle başlıyor ve ardından Bafra’daki batık gemide bulunan amforalar, Amasya sikkeleri, Roma dönemi takıları, Erken Tunç Çağı objeleri, Orta Tunç Çağı mühürleri, ritonlar, mızrak uçları ve libasyon kaplarıyla devam ediyor. Üst kat etnoğrafya bölümünde de arkeoloji dünyasının ilk ve tek Hitit Fırtına Tanrısı Teşup’un bronz heykelciğini görebilirsiniz.

Birkaç özel, küçük müze daha…

Tahtakuşlar Köyü Özel Etnografya Galerisi-Edremit

Salim Mutlu Özel Müzesi-Çanakkale

Osmanlı Bankası Müzesi ve Arşiv Araştırma Merkezi-İstanbul