YAĞMUR TRENİ

YAĞMUR TRENİ

Belki daha önce de yazmışımdır. Belki dediğime bakmayın, o yazı icabı, mutlaka yazmışımdır da yazar numarası, hatırlamazdan geliyorumdur. Kıskanç biri sayılmam, çok özenirim o başka. Kıskandığım üç beş şey de olmuştur hayatta, olmaz mı? Hamurumuz, mayamız aynı, insanız. Zaaflarla yoğrulup yanlışlarla pişmişizdir. Pişmişiz mi dedim, kızarmışızdır demek istedim aslında, pişmek ne haddimize? Pişmedik ama çok şükür pişkin de değiliz!

Sanki biri bana ya da yazdıklarıma bir laf söylemiş, eleştirmiş gibi nasıl bir alınganlıkla başladım yazıya. Öyle şeyler varsa da yanıt vermemek, iki gün üzülüp bozulup, üçüncü gün sineye çekmek, dördüncü gün “bu da geçer ya hu” demek gibi, mavi mi diyorlar, öyle de bir huyum vardır işte. Artık kime çektiysem, gökyüzüne mi çekmişim! Aman efendim, adeta bir şairle konuşarak yazıyorum bu yazıyı. Ne saadet!

Bilmiyorum, başlığımız olan “edebiyat treni”nin içine girebilecek miyiz yazının sonunda olsun! Bazen olur da bende sık sık olur. Başlık başka yere, yazı başka yere. Eh o kadar da fena sayılmaz, yanlış trene binmiş olursun en çok, yanlış tren yoktur tabii, yanlış istikamet vardır, hangi trene binersen bin, seni bigüzel ağırlar, ama gideceğin yere değil gideceği yere götürür. Bilmiyorum artık trenin götürdüğü yere mi gitmek istersin yoksa yüreğinin götürdüğü yere mi? (Aslında laf arasında, yüreğinin götürdüğü yer, trenin götürdüğü yerdir, bir dene istersen.)

Yağmur itibariyle güze girmiş, pastırma itibariyle yaza dönmüş bulunuyoruz. Bir arkadaşın dediği gibi, ‘güzellik geçici’dir, en çabuk da yazın geçtiğini unutmamak gerekir. Hatta şöyle demek güzelliğin raf ömrünü uzatmak için, ‘raf ömrü’ mü, o da nereden çıktı, iyi olabilir.  Yaz geçer, güz gelir. Böyle diyelim ki güzün de hakkını verelim, yazı tek başına bırakıp soldurmayalım. Güz az mıdır yani? Göğün yazyüzü maviyse, güzyüzüne de “kırmızı bir ay doğar”.

Sanki bir yazın üzerine güzü yazıyor gibiyim. Neyse güzelliği başka mevsimlere, iklimlere, günlere de sunmak, uzatmak, güzelliğin şanındandır. İçi güzel, dışı güzel sözünü böyle anlar ve durumlar için de kullanıyoruz değil mi?

Bu yazıyı yağmurun şarkılar gibi yağdığı, ozanın “ince ince bir kar yağar” dizesiyle gözyaşlarımızı incelttiği, evvelgiden ahbapların yarım kalan sözlerini

bu yağmurun sürdürdüğü, tamamladığı, dostların, arkadaşların, kardeşlerin, erkencilerin yaralarının, acılarının, ağrılarının serinlediği, Necip Fazıl’ın “Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince/nefesten yumuşak, yağan bu yağmur” dizeleriyle, azaldığı, bittiği yerden yeniden başlayan yağmurlu bir cumartesi sabahı yazıyorum.

Dilerseniz bu yazının sonuçları, anafikri ya da kıssadan hissesi ne olabilir diye bir bakalım:

  1. Her yazı, başlıktaki vaadini yerine getiremeyebilir, ben de bu yüzden yazının önce “edebiyat treni” olan başlığını değiştiriyorum.
  2. Yazıda da tren yolcularının aralarındaki sohbet gibi, laf lafı açabilir, bir bakmışsın, ineceğin istasyonu çoktan geçmişsin!(olsun!)
  3. Gökyüzü maviden ibaret değildir, şairlerin mavi huyları olduğu gibi kırmızı huysuzlukları da olabilir!
  4. Yağmurun da kendine has bir imlası ve noktalama işaretleri vardır. Her yağmur aynı değildir, tıpkı Türkçe gibi yağmurun da lehçeleri vardır ve yağmurun sözlerine hem kulak hem de gönül vermek gerekir.
  5. 60 yaşın üstündekilere nasıl indirimli kartlar, kolaylıklar sağlanıyorsa, yazarınızın da 61 yaşını bitirdiğini hesaba katıp, eleştirilerinizde indirim yapmanız özenle rica edilir.
  6. Edebiyat Treni yazısını mutlaka bekleyin.
  7. Bu yazının adına ben “yağmur treni” dedim, siz istediğinizi deyin!