YAS TRENİ

YAS TRENİ

Bazen ömrüm bir trende geçmiş gibi geliyor. Tren geçer, ömür geçer, ömür biter, tren yine geçer. Demek ki hayatımı da bir trene yükleyecek, ben de ondan fazla uzağa düşmemek için hep tren yolu gözleyecekmişim. Sonra da, “Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu/Pirim ne yatarsın günlerin geldi” diye beyhude söyleyecekmişim… Pek mi acıklı oldu?

Şu güzel yaz aylarında, tren hızlı da yol alsa, bir çiçek dürbününden bakıyormuşum gibi renkler, kokular, çiçekler, ağaçlar, bitkiler, börtüböcek, dağlar, tepeler, yollar, dereler, nehirler, köprüler, sis, duman, koyunlar, keçiler, kuzular, kuşlar, trenkuşu turna, çocuklar, emekliler, kadınlar, şen öğrenciler, istasyon çay bahçeleri, tavlada pul şıkırtıları, tavlayı karşıdakinin koltuğunun altına sıkıştırıp ‘öğren de gel’ demeler, sefertasları, bisikletliler, yolboyu işçileri, öğle vakti, çıkınlarında domates, ekmek, peynir, evler, anılar, güneş, mavi, bulut, arılar, şarkılar, kuş sesleri, cırcırböcekleri, hızar sesleri, ezcümle bunların hepsi değme doğa ressamının resmedemeyeceği güzellikte bir tören adeta…

Trenlerin arkasından da çok baktığım olmuştur. Babam 1960’ların sonunda Almanya’ya çalışmaya gittiğinde Sirkeci’den kalkan trene yetişememiştim ama, boyum kısa olduğundan değil yaşım küçük olduğu için, kedere yetişmiştim. Tren gider, arkasında bir keder bırakır. Bu bazen bekleyenin kederidir, bazen gidemeyenin kederi, bazen de gidip de dönmeyenlerin kederi. Bilmiyorum ki hangisi daha hızlıydı, kara trenler mi gamdan ötürü siyah dökülen gözyaşları mı? Bilemedim, ama ikisini de sevmeye devam ettim. Bize yol verildiğine göre gitmek, gözyaşı verildiğine göre dökmek gerekir.

Ömrüm dediğim, daha çok da gençliğim tabii. Nedense sonrası başka bir şeye dönüşüyor, hayat oluyor adı, galiba son demlerde de dünya diyoruz buna. Dünya diyecek çağa gelmedim henüz, yakında oraya da gelirim ama, yaşlılardan biliyorum, geçen şeye dünya diyorlar. ‘Ah’a bile gerek duymadan üstelik, ‘dünya’ deyince ah’ı da, gamı da, kederi de, gözyaşı da içinde. Yaşlılar gözyaşlarını içe akıtırlar, gençler dünyaya dökerken.

Trenlerin içinden de ardıma baktığım olmuştur. Bir daha geçemeyeceğim istasyonlar gibi asla göremeyeceğim insanları son bir kez görmek için. Sonradan da ‘göresim geldi’ demek için. Tren bir tören… Bunu daha önce de mutlaka yazmışımdır, uyaktan ötürü değil, tren ve garlar benim için kavuşma ve ayrılma yerleri olduğundan söylerim bunu. Her ne kadar kavuşmalardan çok ayrılıklara tören gerekse de, olsun, birbirimizi güzel uğurlamalıyız değil mi? Buna da en çok trenler ve garlar yakışır.

Sözü dolaştırdığımın, ne kadar sıkıntıyla yazdığımın farkındasınız değil mi? Öyle. Şu güzel bir şakayla, ‘nisan, mayıs ayları/gevşer gönül yayları’ diye gevşediğimiz bu aylarda yas trenine binmek olur mu? Olmaz ama içimden de başka bir şey yazmak gelmiyor. Doğrusu bu kez sadece ben değil, hepimiz yas trenine binmiş, koyu gamlarımızla, derin kederlerimizle, ağır dertlerimizle, yaralılar ve ölülerimizle, öksüzler ve yetimlerimizle, Ege denizinde yiten yurtsuzların mavi ruhlarıyla, sınır kapılarında tel örgülere, dikenli tellere takılan sözleri, çığlıklarıyla, hepimizi utandırırcasına canına kıyan gencecik kızlarımızla, bu tren yaza değil yasa gidiyor.

Oysa dervişmeşrep şairimiz Behçet Necatigil’in 100. doğum yılı, ondan ve değerli öykücümüz Mustafa Kutlu’nun ‘Tirende Bir Keman’ romanından söz edecektim. Onlar bizim klasiğimiz artık, yine yazarım. Ne yapalım, yaz olsun da yas olmasın, vuslat bir başka bahara diyelim.