YAZ TRENİ

YAZ TRENİ

Bu yazıdan tren geçer mi bilmiyorum ama yazın geçeceğinden hiç kuşkum yok. Kelime oyununu bilerek yapmadım. Yazla kelime oyunu yapılmaz. Ömürle yapılır mı? Yaz bir ömürdür çünkü, hayır bir ömür sürdüğü için değil, hem sürmez de, ama sanki ayrı bir hayatmış gibi olduğu, görüldüğü için. Her şeyden yaz geçer, yaz en çok da içimizden geçer ve en çabuk da yaz geçer! Yazın ne de çabuk geçtiğini görüp, herkesin buna üzüldüğünü düşünüp ‘yaz geçer/yine gelir’ diyen Murathan Mungan, adeta ‘ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden’ unutulmazlığı ve kıymetinde bir şiir yazmış. Varolsun.

Güz trenini yazmış mıydım, eylül trenini yazdım ama, güz treni biraz daha farklı, sanki eylül ile güz ayrı istasyonlarda duran iki tren. İstasyonları ayrı ama hızları aynı. Ağır ağır seyrederek geçiyorlar hayatı. Güzün yaprağının ‘çıtkırıldım!’ olduğuna bakmayın, sararıncaya kızarıncaya kadar neler yaşamış, ne güngörmüş bir yapraktır o yaprak, güz yaprağı. Hayat defterimizde güz yaprağının ayrı bir yeri vardır.

Yaz treni geçiyor bakın hem yazda hem yazıda, ama yüksek hızlı bir tren olarak geçiyor. Ömür ve yaz, yüksek hızlı trenler ikisi de. Dur biraz bekle, demeye kalmıyor, yolcularını indiriyor, yenilerini alıyor ve gidiyor. Ömür boyu başka hiçbir şeyle uğraşmasam, yalnızca yaza çalışsam da ben bu yazı anlayamayacağım galiba. Hem yalnız ben mi, bak şairler bile söylüyor, ‘kim bulmuş ki yerini kim ne anlamış sanki mutluluktan?’ Edip Cansever ‘Gelmiş Bulundum’ şiirinde böyle sorar, aslında sorar gibi yaparak yanıtını verir. O yanıt hepimizin yerinedir. Şair de hepimizin yerine olan kimsedir zira.

Yazı severim ama sevdiğimden daha çok onun için üzülürüm galiba. Yaz dediğin pazar gününe benzer, hem kısacık, hem kalabalık, hem özel hem kamusal, hem özlenen hem de bir an önce geçip gitsin istenen. Bundan olmalı dolu dolu bir yaz yaşadım diyene rastlamamak, herkes kısalığından, ‘göz açıp kapayıncaya’ kadar oluşundan şikayetçi, hatta dertlidir. Pazar günü gibi.

Yaz, bir ara. Ara sıra. Bazen. Ara mevsim. Oysa yaz gibi treni de güzeldir, sanki terasa çıkmış ve orada yolculuk ediyormuş gibi gelir insana, rüzgârların, açılır, kanatlanıp uçmak arzusuyla havalanır. “Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız” dizesini Üvercinka’dan alır ve onunla bir yaza yolcu olur: “Yazdan dünyaya doğru giden bir trende” bir kez bile olsa yolcu olur herkes. Ama aynı trenle döner mi, döndüğü yer neresidir, bilinmez. Yazın başındaki insanla sonundaki insanın aynı insan olduğunu kim söyleyebilir?

Yaz trenden çok ‘göğe bakma durağı’nın mavi bir hali olarak sularda süren vapurlarla anılır, sevilir.

Yazın şiiri maviler, balıklar, adalar, denizler, vapurlarla Orhan Veli’den gelir, onda kalmaz, şarkıya dönüşür ve söylenir. Çünkü ‘yazın bittiği her yerde söylenir’. Hilmi Yavuz’a göreyse, bitmek ne kelime, sanki aşk, ömür ve şiir yazdan ibarettir. ‘Ben şiiri bir yaz gününden öğrendim’ diyecek kadar yaz tutkunu olan şair, yaza bir de teori kazandıracaktır: “Yaz şiirsel bir aydınlanmadır.” Geçmiş Yaz Defterleri’nden Yaz Şiirleri’ne bir ‘yaz öğrencisi’ gibi davranmakta haksız değil Hilmi Hoca. Doğrusu yaz günleri belki de hayat bilgisi dersinin uygulama alanıdır. İnsanın kalbi ilk kez yazlarda kırılır, gönlü de teni gibi yaz ikindilerinde kararır, yaz sularında arınır, yaz şiirlerinde aydınlanır. Ama bir yaz değil, iki yaz değil, insan kendisini nice yazlardan sonra tanır. Tam da artık yaz bitmek üzereyken. Son yaz treni istasyona yaklaşırken ya da biraz önce son kampana çalmışken.