YOL: BİR AŞK HALİ

YOL: BİR AŞK HALİ

Bilemedim, karar vermeli miyim? İnsan dünyaya aşk için mi gelir yolculuk için mi? Yoksa yolculuk da aşk halinde mi olmaktır? Aşk derken de yolculuk derken de hem içe doğru hem de göğe doğru ve tabii dünyaya, doğaya, varlıklara doğru hallerden söz ediyorum. Böyle haller içinde olunca da doğrusu, zaman değil sadece, dünya da su gibi akıp geçiyor. Bu da dünya hali…

Aşk ve yolculuk hazırlık gerektirir mi? Bence gerektirmez. ‘Birdenbire’liği değil midir zaten onlara bir ruh kamaşması veren, gönül tatlılığı getiren ve iyilik katına yükselten şey? İnsan aşka da yolcu olur, aşkla da, yolculuk aşka doğru da olabilir, Ferhat gibi aşka bir dağ yüksekliği ve dağ görgüsü kazandırmak için de.

Aşk, ışık, eşik… Aralarında ne var bilmiyorum. Aşkın yola çıkan için bir ışık olduğunu düşünüyorum ve o yolculuğa çıkanın da eşiği geçmiş olduğunu. Geri döndüğünde, bulduğu, vardığı, ulaştığı, kavuştuğu ne olursa olsun ya da bunların hiçbirini elde edememiş olsun, gittiğinden farklı biri olacaktır. Yolculuğun şartı budur.

Yolculuğun sonunda varacağımız yer önemli değil, asl’olan ‘yolda olmak’tır demiyor muyuz? Nerdeyse 60 yıldır, Batı’da bilhassa Beat Generation yazı ve yaşam kuşağına öncülük eden kitapların da yazdığı gibi, ‘yolda olmak’ fikrini ve eylemini, varmaktan, ulaşmaktan daha kıymetli saymıyor muyuz? Hem bu öncü kuşağın da öncüsü, kılavuzu bizzat yolun kendisi değil midir? Koskoca ve yalnızca doğum yeri olan ABD’yi değil, tüm Avrupa ve Latin Amerika kıtaları gibi Asya’yı Afrika’yı da etkileyen Beat Generation hareketinin ‘yol’la başladığını bilmek ne güzel bir duygu. Yol ile yola çıkmak, yola ‘yol’dan çıkmak ve dünyaya, hayata, doğaya, insanlara doğru ‘yol’dan çıkmak.

Öyleyse tıpkı yolculuk gibi, yola ‘yol’dan çıkmak gibi, aşka da bir yolculuk olarak başlarız. Daha doğrusu kendimizi birdenbire yolda buluruz. Bulduğumuz, bulunduğumuz yerin neresi olduğunun hiç önemi yoktur, zira bu sayıya, hesaba, mesafeye gelmez bir yolculuktur. İnsan sadece o anı, yoğunluğunu, derinliğini ve yüksekliğini hisseder. Bu yolculukta çünkü yalnızca gitmek değil, aynı zamanda da nefesi kesilir gibi ayakları yerden kesilmek de vardır, uçmak da göğe yükselmek de, bulut olmak da. Toz olmayı ve duman olmayı da unutmamak gerekiyor elbette.

Bir şiir ne zaman biter? Şiirin değilse de okuyanın kadim sorusudur bu. Şair de çoğu kere bunu bilmediğini, fark edemediğini ya da bitip bitmediğini bilmediğini söyler. Öyle söyler, çünkü şiir bitmiyordur, bitmiş bir şiir yoktur. Bitmemiştir, yalnızca şu anda yazılmıyordur, havanın kar toplaması gibi şiir de anı, yaşantı, aşk, yolculuk, insan topluyordur, sonra onlar kar gibi şiirine yağmaya başladığı zaman dönecektir yeniden şiirin başına. Belki de şair bir yolculuğa çıkacaktır, şiire gereken bir yolculuktur bu, aşkla dönecektir, ışığın tozuyla dönecektir, aşkın sözüyle.

Yolda sis de çöker ama bazen de dünya çöker insana, dünya ağrısı dedikleri şey çöker. Yola mı yoksa kalbe mi, bir çığ düşmüş gibi olur, dağ yıkılmış, toprak yağmış gibi olur, her şeyin kaskatı kesildiği, taşlaştığı anlar da olur. Yolun sıvı hali, katı hali, buhar hali de vardır, aşkın da, insanın da hallerinden sayılan. Âşık Veysel’in, ‘uzun ince bir yoldayım/gidiyorum gündüz gece/bilmiyorum ne haldeyim/gidiyorum gündüz gece’ demesindeki sır, insanın, yolcunun, aşığın kendi halini unutup, yolun, aşkın hallerine yoğunlaşmak, derinleşmektir.

Yol bir aşk halidir. Aşka düşen yola düşer. Ve yola düşen aslında bir şeyi bulmaya değil, sadece aramaya gidiyordur. Her şeyin başında ve sonunda aradığımız şey de aşktan başka ne olabilir ki hem?