Yol, Yolculuk ve Romantizm…

Yol, Yolculuk ve Romantizm…

Kah odun ateşinin başında kah su nilüferleriyle kaplı bir göldeki kayıkta, ruhunuza dokunan duygular vaat eden destinasyonlar…

Romantizm, kuşkusuz ki ruha iyi gelen bir duygudur ve her fırsatta insanı sevdiklerine ve hayata bağlar. Ancak eğri oturup doğru konuşalım; bu duyguyu, her yıl, özellikle 14 Şubat Sevgililer Günü’nde yaşamak ve yaşatmak için zoraki bir gayret sarf etmek de birçokları için sıkıntı vesilesidir. Aslında ülkemizin birçok destinasyonu, gerek çift olarak gerekse tek başına, her biri diğerinden daha etkileyici deneyimlerle karşımıza çıkar. Seyahatin kendi içinde barındırdığı ve güzelleştirdiği duyguların peşinden gidince, her yerde romantik bir an, sıcak bir bakış ve samimi bir sohbet yakalamak mümkündür. İşte, kah odun ateşinin başında kah su nilüferleriyle kaplı bir göldeki kayıkta, ruhunuza dokunan duygular vaat eden destinasyonlar.

Doğanın kucağında

Polonezköy, İstanbul’un yanıbaşında, ülkelerinden çok uzakta, özgürlük savaşçıları tarafından kurulmuş bir Polonya köyü. Burada bugün atalarını anarken geleneklerini de yaşatmakta ısrarlı bir topluluk yaşıyor. Polonezköy, günümüzde artık vadi manzaralı pansiyonların, dönüm dönüm bahçeli restoranların, havuzlu otellerin yer aldığı, diyet yapmak için kampa girenlerin, havuz başında düğün yapanların, şömine başında keyif yapma tutkusu olanların, çocukları açık havada oynarken mangalda et pişirenlerin rağbet ettiği bir ‘tatil köyü’ ve alabildiğine popüler bir haftasonu beldesi. Burası aynı zamanda, özellikle temiz hava almak ve yürüyüş yapmak için İstanbul’da yaşayanların en çok tercih ettikleri yerler arasında. Köy Mezarlığı’nı, Zofia Teyze’nin Anı Evi’ni görün ve ağaçların çevrelediği yürüyüş patikasında yürüyün… Çoğu yıl boyunca açık mekanlarda konaklamasanız bile, burada güzel bir pazar kahvaltısı yapabilirsiniz. Şömineli Leonardo Restaurant-Café, Polonya usulü pastalarıyla meşhur Polina Pansiyon, şöminesi ve bahçesiyle kırsal bir deneyim vaadeden Stella Pansiyon, Fredi Pansiyon-Obora Inn & Restaurant, köyün klasikleri arasında. Haftasonu kalabalığını es geçip haftaiçi buraya gelmek için vakit ayırabilirseniz, turnayı tam gözünden vurmuşsunuz demektir.

Kışın da baharı vardır

Biraz da küresel ısınmanın etkisiyle, sonbahar artık kışa doğru kayıyor. Yapraklar binbir çeşit sonbahar rengiyle yer yer dallarda. Kazdağları’nda kar sadece yüksek dağlara yağar, yağmursa inatçı değildir. Bir sırt çantası, bir rüzgarlık ve bir çift botla, bölgenin keyfini çıkarmak için fazla çaba sarfetmek gerekmez. Romantizm burada tüm doğallığıyla size eşlik eder. Kazdağları’nda küçük, yeşillikler içinde oteller var. Temiz havayı ciğerlerinize çekerek, gürül gürül akan şelale ve göletleri dolaşarak, neşeli köylü kadınlarla sohbet ederek, mevsiminde otlarla beslenerek, daha önce hiç duymadığınız yeni tarifler öğrenerek doğanın keyfini sonuna kadar çıkarabilirsiniz. Özellikle yemekleriyle ünlü Zeytinbağı’nın şömine başında, otelin sahibi ve şefi Erhan Şeker’in sıradışı tatlarını denediğiniz için asla pişman olmazsınız. Ayrıca gök peynirli pancar, kuzu etli akkız, kırma zeytinli oğlak ve bin bir çeşit Ege otu da Zeytinbağı’nın mutfağından çıkar, aklınızı çeler ve her ot bir şifa kaynağıdır. Mevsimin taze sızma zeytinyağını ve yeşil zeytinini, taze Ege otlarını, yöresel peynirlerini eve götürmek de bu yolculuğun cabası. Kazdağları’nda romantizm sizi sofra şöleniyle birlikte karşılar.

Esirgeyen gökyüzü

Romantizm denince Kapadokya’yı bu listeye eklememek ne mümkün… Kapadokya, mevsimler dışı bir yer. Volkanik kayalara oyulmuş, Türkiye’nin en şaşırtıcı ve olağanüstü otelleri de burada. Bu bölgede iyi vakit geçirmek için seçenekler tükenmiyor. Günbatımlarında yürüyüşler, vadilerde trekking, at sırtında ırmakları geçmek, Kapadokya üzerinde balon gezintisi… Bölgede yaklaşık 360 oyma kilise var. Burası her adımında büyüleyici olabilir. Hele bir de, aydınlatılmış fantastik kaya oluşumlarının üzerine kar yağarsa, en unutulmaz anılarınız arasına girebilir. Havaya bağlı olarak, balonun içinde, gökyüzünden bu bölgeye bakmak büyüleyicidir. Kapadokya’nın en bakir köylerinden Ayvalı’da, terk edilmiş kaya yerleşimleriyle dolu bir vadinin içinde, muhteşem bahçesi, özellikle geceleri büyülü bir havaya bürünen terası ve geniş, otantik kaya odalarıyla, Gamirasu Cave Hotel, bölgedeki konaklama seçenekleri arasında ayrı bir yere sahip. Lüks mağaranızda jakuzi keyfi yapmak isterseniz, bölgenin en çarpıcı otellerinden Museum Hotel’in 95 metrekarelik Sultan Suiti, tam size göre. Hayaliniz, caz dinleyerek, şömine başında bir yemekse, Ürgüp’teki Ziggy’s Café, bölgenin şık mekan eksikliğini gideriyor. Beyzade Kuruyemiş’ten odun ateşinde, sütte kavrulmuş kabak çekirdeği çıtlamayı ne kadar romantik bulursunuz bilemiyoruz ama tadının damağınızda yer edeceği kesin.

Ahşabın sıcaklığında

Ahşabın sıcaklığının insan ruhuna hep iyi geldiğine inandım. Doğanın kalbinde, gösterişten uzak bir ortamda, baş başa kalmak isteyenler için Türkiye, derya bir ülke. Nostaljik havası, arnavut kaldırımı sokakları, otantik çarşısı ve konaklarıyla her fırsatta ziyaret edilen Safranbolu’da mekanların her biri diğerinden daha da cazibeli. Burada geçmişe bu kadar dokunabiliyor olmak güzel bir duygu. Mesela konaklama seçenekleri arasında Cinci Han Otel kaydadeğer. Roma dönemi sur duvarları üzerine inşa edilen ve Yeşilırmak’a doğru sarkan cumbalarıyla, gece ışıkları altında en görkemli halini alan Amasya’da Emin Efendi Konakları seçeneklerinizden olabilir. Akşamları ışıklar yanıp Yeşilırmak’ta yansımalar oluştuğunda, romantizmi ırmak kıyısından başka bir yerde aramak gerekmiyor. Ege’nin en güzel köylerinden Şirince’nin ruhunu en iyi taşıyan konaklama yerlerinden olan Nişanyan Evleri Kuşadası taraflarında olanlar için önemli bir alternatif. Derin bir vadinin içine kurulmuş, restore edilmiş konaklarıyla kısa sürede canlanan Mudurnu’da seçenek çok; Değirmen Yeri Ormaniçi Dağ Evleri ve Hacı Abdullahlar Konağı bunlardan bazıları. Beypazarı da farklı değil, evler korunuyor, tarihin içinde uyuyup uyanmak isteyenler için konaklar keyifli pansiyonlara dönüştürülüyor. Tarihi Taş Konak, Hacı Bostan Konağı ve Cırcırların Konağı gibi ahşap konaklarda, içten konukseverlik ağırlanacaksınız.

Bodrum’da bir başka zaman…

Yazın Bodrum’a rağbet edenlerin, buraya gelmek için hiçbir nedeninin kalmadığı, belki yağmurlu, rutubetli, sessiz bir kasaba… Gerçek Bodrumlular’ın daha çok etrafta dolaştığı, tüm doğallığını yaşayan Bodrum… Bugün oldukça popüler bir ‘tatil beldesi’ olarak kabul edilen, 3 bin yıllık tarihe sahip Bodrum, eskiden biçime takılmadan, denizin ortasında ya da kıyısında özgür ve sade yaşamın simgesiydi. İşte kışları Bodrum bir başka zamanı yaşar. Siz de, yaz debdebesinden kurtulmuş Bodrum’da, samimiyeti ve romantizmi daha kolay bulabilirsiniz. Antik çağın bilinen en eski taş tiyatrolarından 10 bin kişilik Bodrum antik tiyatrosundan Bodrum ve Ege Denizi manzarası nefes kesicidir. I. Dünya Savaşı’ndaki bombardımanda tahrib olmuş Bodrum Kalesi’ni kaçırmayın. Yerin tam 3.5 metre altında, ayakları prangalı forsa iskeletleri mi görmek istersiniz yoksa Yılanlı Kule’deki bir dönemin tıp araç ve gereçlerini mi? Fransız Kulesi’nden Bodrum’a bakmayı unutmayın. Ayrıca kaledeki, dünyanın en büyük Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde, yeryüzünün en eski batığı sergileniyor. Zeki Müren Müzesi’ne de uğramalı. Bodrum’un civarını atlamayın; Bitez’in ‘irme’lerinde dolaşın, Gümüşlük’ün farklı tasarımların sergilendiği çarşısında gezin, Karakaya köyünün taş evlerinin arasında dolaşın, bir zamanlar sünger avcılarının köyü Yalıkavak’ta terkedilmiş Sandıma’ya çıkın, çılgın yapılaşmaya rağmen, kimliğini koruyabilmiş Gündoğan’da boncuk satın alın, Ortakent’in köyünde eski yeldeğirmenlerini görün… Bodrum, gerçek kimliğini bulduğunda bambaşkadır.

Nilüferlerin süslediği göl…

Sabahın ilk saatleri Apolyont Gölü, yeni bir güne daha başlıyor. Gölyazı insanı, güneşin ilk ışıklarıyla, gümüş rengine bürünen sulara ağlarını bırakmaya hazırlanıyor. Balıkçılık burada; geçim kaynağı olmanın ötesinde, bir yaşam biçimi. Tekne üzerinde verilen yaşam savaşı; kadın, çocuk, yaşlı ayrımı olmaksızın hayat boyu sürüyor. İzmir-Bursa yolu üzerinde, Bursa’ya 30 km kala sola ayrılan Gölyazı (Apolyont) sapağı, iki yanındaki zeytin ağaçları eşliğinde ilerler ve 5 km sonra göl kıyısına ulaşır. Geçmişi binlerce yıl öncesine uzanan bu antik kasabanın taş sokaklarında Roma, Bizans ve Osmanlı’dan kalma bir yaşanmışlık kokusu var. Adını üzerindeki Apollon Tapınağı’ndan alan göl; Gölyazı kasabasının da kaderini, yazısını yazmıştır adeta. Gölün tatlı sularında yaşayan kerevit, turna, feki ve sazanla birlikte Apolyont’luların geçim kaynağıdır. Kerevit; yüksek miktarda içerdiği protein ve kaloriyle yöre insanının besin kaynağı olurken, çıktığı yolculuğun sonunda dünya sofralarında yerini alır. Köprünün girişindeki beş asırlık Ağlayan Çınar’ın bulunduğu çay bahçesinde oturup Uluabat Gölü’nü seyretmeden önce, Zambak Tepe’ye çıkın. Sabah saatleriyse, küçük yarımadanın üzerindeki Gölyazı köyü, en güzel ışığını alıyor olacaktır. 11:30’daki balık mezatını kaçırmayın. Bu bölgedeki yerleşim, İ.Ö. 6. yüzyılda Miletoslular tarafından kurulmuş. Göl üzerindeki dokuz ada içinde, Kız Adası’nda bunun izlerine rastlanıyor. Köy, aslında bir adanın üzerine kurulu. Zaman içinde alüvyonlarla karaya bağlanmış. Sular yükselince adanın konumu daha da belirginleşiyor. Çoğu yerde sığ olan bu tatlı su gölünde balıkçılar açılabilmek için küreklerini kuma batırarak ilerliyorlar. Kadınlar ağ örüyor ya da kocalarıyla balığa çıkıyorlar. Böylesinin daha çok bereket getirdiğine inanıyorlar. Köye dönünce balıkların mezata kadar taze kalabilmesi için de, balıkları bir ağ içinde göle daldırıyorlar. Civardaki adaların en büyüğü Manastır (Nailbey) Adası. Köye en yakın adalardan olan Kız Adası’nda Apollon Tapınağı kalıntıları var. Hatta Roma İmparatoru Caracalla sikkelerinin ön yüzünde de bu tapınak var. Tapınağın taşlarının İstanbul’da Haydarpaşa rıhtımında kullanıldığı biliniyor. Gölde tekneyle sazlıkların arasında gezmek buranın olmazsa olmazıdır. Hele nisan ya da mayıs aylarıysa, su nilüferleri gölü beyaza boyuyor. Çiçek varsa romantizm de olmaz mı!