YOLCULUK ZAMANLARI

YOLCULUK ZAMANLARI

Bugün oturdum, zamanı düşündüm. Bugün uzandım, zamanı düşledim. Bugün koştum, zamanla yarıştım. Bugün pencereyi açtım, zaman odama doldu. Bugün zamanı tuttum, uzun uzun kokladım. Bugün trene bindim, zamana baktım.

‘Gördüm ki zaman da bana bakıyordu’ demek isterdim ama bu boş bir avunmadan öteye geçemeyeceği için sustum, buraya yazmakla yetindim. Zaman bir rüya dedim kendi kendime, görülür ve geçer, bazen üzerine konuşulur, çoğu kere unutulur, bazen hatırlamak istenmez bazen de hiç unutulmasın diye tekrarlanıp durur.

Zamanın bir rüya olduğu muhakkak, çünkü zaman kendisiyle iç içe yaşanıyor, sürüyor, geçiyor ve hem kâinatın intizamına hem de sonsuzluğun muazzam matematiğine her defasında yepyeni bir hayranlıkla bakmaya, imrenmeye, sevinmeye vesile oluyor. Tanpınar’a o muhteşem şiiri yazdıran da bu duygular değil mi? En çok demeyeceğim ama en çok treni ve onunla yaptığım yolculuğu, onunla vardığım şehirleri, onunla kavuştuğum insanları sevdiğim için belki de, en çok onda aklımdan dizeler geçer, üstelik tıpkı zamanın geçtiği gibi geçer, bu yüzden de bazılarını yakalayamam, yakaladıklarımsa nasibim sayılır, yeterlidir.

Trenin seyri, trenle seyir, hem tabiatı tüm akışıyla izlememize yol açar, hem de kendimizi tabiatın ve kâinatın içinde ‘bir garip yolcu’ olarak yeniden yeniden hatırlamamıza… Öyle ya tabiatın nehir akışlı olmak gibi bir huyu vardır, taze huy ya da huy tazeliği diyelim tabiatın bu yanımızdan, üstümüzden, içimizden, ruhumuzdan yol bulup bize yoldaş olmasına.

‘Bir garip yolcu’, Orhan Gencebay’ın “Bir garip yolcuyum hayat yolunda…” sözleriyle başlayan ünlü şarkısından alınma. O da zaten hayattan, seyirden, seferden, zamandan aldığına göre demek ki hepimize dokunan ve hepimizi içine alan bir hal sayılır bir ‘garip yolcu’ olmak. Şarkıdaki ‘hayat yolunda’ bölümünü nedense hep ‘zaman yolunda’ diye söylerim. Zaman, yolculuğun kendisi belki de… Zamanı geldi, zaman geçirmeden, zaman yitirmeden, zaman bitti dediğimiz de bu yolculukla ilgili uyarılar olmalı.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ne İçindeyim Zamanın” şiiri de; kâinatın, tabiatın, hayatın, zamanın ve hepsinin nehri olan, akışı olan yolculuğun buluştuğu bir büyük şiir. Buluşmak da yeniden başlamak değil midir hem? Bu şiirde dört ayrı yolculuk ve zaman var bence, dört yolculuk zamanı.

İlk yolculuk adeta zamanın içinde bir tren yolculuğudur: “Ne içindeyim zamanın,/Ne de büsbütün dışında;/Yekpare, geniş bir anın/Parçalanmaz akışında.” Trenin zamanını hissettiren dizeler, zamanın hem içi hem dışı, yekpare, geniş bir anda, onun akışı olmak, bir parçası olmak. Hem düşünmek hem düşlemek gibi…

İkinci yolculuksa bir ‘uzun mesafe koşucusunun yalnızlığı’nı çağrıştırır. Yüksek ağaçlarla kaplı, nedense çınar, sık bir ormandan geçerken koşmaktan, zamandan, yolculuktan başı dönmüş bir koşucunun zamanıdır bu: “Bir garip rüya rengiyle/Uyuşmuş gibi her şekil/Rüzgârda uçan tüy bile/

Benim kadar hafif değil.”

Üçüncü yolculuk zamanın kanat takmış halidir bir bakıma. Başka bir umman, başka bir derya olan göğün koynunda bulutlarla göz göze olmanın erinciyle, sakin, tevekkül içinde seyrüsefer eden bir insanın yolculuğu: “Başım sükûtu öğüten/Uçsuz bucaksız değirmen/İçim muradına ermiş/Abasız, postsuz bir derviş.”

Son yolculuksa, insanın kalbinin, aklının, dilinin akışlı olmasının sureti olan enginlik, maviliktir:  “Kökü bende bir sarmaşık/Olmuş dünya sezmekteyim/Mavi, masmavi bir ışık/Ortasında yüzmekteyim.”

Bir ‘garip yolcu’yum deyip üzülmeyin, yolculuk hayattan, zamandan başka nedir?

Bugün oturdum, zamanı düşündüm. Bugün uzandım, zamanı düşledim. Bugün koştum, zamanla yarıştım. Bugün pencereyi açtım, zaman odama doldu. Bugün zamanı tuttum, uzun uzun kokladım. Bugün trene bindim, zamana baktım.

‘Gördüm ki zaman da bana bakıyordu’ demek isterdim ama bu boş bir avunmadan öteye geçemeyeceği için sustum, buraya yazmakla yetindim. Zaman bir rüya dedim kendi kendime, görülür ve geçer, bazen üzerine konuşulur, çoğu kere unutulur, bazen hatırlamak istenmez bazen de hiç unutulmasın diye tekrarlanıp durur.

Zamanın bir rüya olduğu muhakkak, çünkü zaman kendisiyle iç içe yaşanıyor, sürüyor, geçiyor ve hem kâinatın intizamına hem de sonsuzluğun muazzam matematiğine her defasında yepyeni bir hayranlıkla bakmaya, imrenmeye, sevinmeye vesile oluyor. Tanpınar’a o muhteşem şiiri yazdıran da bu duygular değil mi? En çok demeyeceğim ama en çok treni ve onunla yaptığım yolculuğu, onunla vardığım şehirleri, onunla kavuştuğum insanları sevdiğim için belki de, en çok onda aklımdan dizeler geçer, üstelik tıpkı zamanın geçtiği gibi geçer, bu yüzden de bazılarını yakalayamam, yakaladıklarımsa nasibim sayılır, yeterlidir.

Trenin seyri, trenle seyir, hem tabiatı tüm akışıyla izlememize yol açar, hem de kendimizi tabiatın ve kâinatın içinde ‘bir garip yolcu’ olarak yeniden yeniden hatırlamamıza… Öyle ya tabiatın nehir akışlı olmak gibi bir huyu vardır, taze huy ya da huy tazeliği diyelim tabiatın bu yanımızdan, üstümüzden, içimizden, ruhumuzdan yol bulup bize yoldaş olmasına.

‘Bir garip yolcu’, Orhan Gencebay’ın “Bir garip yolcuyum hayat yolunda…” sözleriyle başlayan ünlü şarkısından alınma. O da zaten hayattan, seyirden, seferden, zamandan aldığına göre demek ki hepimize dokunan ve hepimizi içine alan bir hal sayılır bir ‘garip yolcu’ olmak. Şarkıdaki ‘hayat yolunda’ bölümünü nedense hep ‘zaman yolunda’ diye söylerim. Zaman, yolculuğun kendisi belki de… Zamanı geldi, zaman geçirmeden, zaman yitirmeden, zaman bitti dediğimiz de bu yolculukla ilgili uyarılar olmalı.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ne İçindeyim Zamanın” şiiri de; kâinatın, tabiatın, hayatın, zamanın ve hepsinin nehri olan, akışı olan yolculuğun buluştuğu bir büyük şiir. Buluşmak da yeniden başlamak değil midir hem? Bu şiirde dört ayrı yolculuk ve zaman var bence, dört yolculuk zamanı.

İlk yolculuk adeta zamanın içinde bir tren yolculuğudur: “Ne içindeyim zamanın,/Ne de büsbütün dışında;/Yekpare, geniş bir anın/Parçalanmaz akışında.” Trenin zamanını hissettiren dizeler, zamanın hem içi hem dışı, yekpare, geniş bir anda, onun akışı olmak, bir parçası olmak. Hem düşünmek hem düşlemek gibi…

İkinci yolculuksa bir ‘uzun mesafe koşucusunun yalnızlığı’nı çağrıştırır. Yüksek ağaçlarla kaplı, nedense çınar, sık bir ormandan geçerken koşmaktan, zamandan, yolculuktan başı dönmüş bir koşucunun zamanıdır bu: “Bir garip rüya rengiyle/Uyuşmuş gibi her şekil/Rüzgârda uçan tüy bile/

Benim kadar hafif değil.”

Üçüncü yolculuk zamanın kanat takmış halidir bir bakıma. Başka bir umman, başka bir derya olan göğün koynunda bulutlarla göz göze olmanın erinciyle, sakin, tevekkül içinde seyrüsefer eden bir insanın yolculuğu: “Başım sükûtu öğüten/Uçsuz bucaksız değirmen/İçim muradına ermiş/Abasız, postsuz bir derviş.”

Son yolculuksa, insanın kalbinin, aklının, dilinin akışlı olmasının sureti olan enginlik, maviliktir:  “Kökü bende bir sarmaşık/Olmuş dünya sezmekteyim/Mavi, masmavi bir ışık/Ortasında yüzmekteyim.”

Bir ‘garip yolcu’yum deyip üzülmeyin, yolculuk hayattan, zamandan başka nedir?