YOLU YAZMAK

YOLU YAZMAK

Bilmiyoruz tabii neyi yazdığımızı? Yazıp yazmadığımızı da bilmiyoruz. Bunlar bizim yazımız mı ya da bütün yazımız belli mi? Bundan sonra ne yazacağımız, ne kadarını yazacağımız hepsi biliniyor mu?

Hurufi ilminde her harf bir yoldur. Hurufi ilmi, hurufat deyip geçmeyin, matematik gibi insanı müptela eden hem zorlu, bana kalsa hem de zorunlu, sonunda da insanı bahtiyar eden bir sanattır. Güzel olan bir yanı da, insan nasıl hurufi olduğunu bilmez, bilen de söylemez. Sanırım her ilmin sırları olduğu gibi, hurufiliğin de, yani harfleri yol bilenlerin, kılavuz belleyenlerin de sırları vardır. Vardır ama bu sırlar kendilerinden saklanmıştır. Diyeceğim sır içinde sırdır bu.

Sır deyince de fazla üzerine gitmek olmaz. Sır aralanmaz, yaralanmaz, ama insan yaralanır bundan. Hem harfin, yazının sırrını ele geçirmek mümkün mü? Böyle kalması, sırrın her yazıda duyumsanması, o hazla yola çıkılması daha güzel değil mi?

Yola çıkmak, yazıya çıkmak. Başka yazılarımda da benzer cümlelere rastlayabilirsiniz. Demek ki ikide bir insanın bunu kendisine de söylemesi gerekiyor. Bilmiyorum belki de yoldan sapma ya da yazıdan çıkma kaygısıdır. Yol gibi yazının da nereye gideceğini bilemeyiz çünkü. Yol da başını alıp gidebilir yazı da… Gitsinler gitsinler de beni de unutmasınlar! İnsan hem yolsuz hem yazısız ne yapar? Yazı yabanda kalır yolsa sapada.

Belki de bu yüzden insan yola çıkarken yanına fazla şey almamalı, yükü az olmalı, kendisi yeğin olmalı ki, yolda usul usul dolsun. Yol bu, insanın bazen gözleri dolar bazen de sözleri. Gözyaşı da bir hurufi alfabesi gibi açılır yeri geldiğinde, yazı da mahmurluğundan uyanır gözü açılır. Yolda yazı, yazıda yol. Sanki bir bahçe denizler, dağlar, göller, çöller aşıyordur, birazdan arş-ı ala’ya çıkacaktır ve bundan bir mavilik kazanacaktır, mavi bir alfabede okunacaktır.

Böyle böyle yazıya da göksel bir nitelik yakıştırır insan, yeryazıdan gökyazıya bir kazı çalışması başlatır. Yalnızca yol kazılmaz yazı da kazılır. Altından yine yol çıkar. Yol, insanın halidir. İnsanın içindedir. Yola çıkmak, insan içine çıkmaktır; insan, içine çıkar. Yol, ne zamandır peki? Durduğun zaman da yola dâhildir ama düşünüp durduğun zaman, yazıp durduğun zaman, sevip durduğun zaman. Bodrumluların güzel şivesiyle, ‘durupduruken’ değil yani! Ama madem o tatlı şiveyle söylenmiş, biz de bu hoş söyleyişi boş çevirmeyelim, yabana atmayalım ve diyelim ki;  ‘durupduruken’ de durupdurmaz ya insan, bir şeyler yapar elbette. Ne yapar peki? Ne yapmaz ki?

İnsan bu. Gözü yoldadır hep, gönlü gözü olur da dalar yola. Gitmemek olmaz. Gitmek, çıkmak, dönmek, hazırlanmak, yeniden gitmek… Yoksa dünya nasıl geçecek? Öyleyse durupduruken de durmuyordur aslında insan. Geçmişe duruyordur belki, yitiklere, gidenlere duruyordur, onların anılarına, sözlerine, yüzlerine duruyordur. En çok da çocukluğa duruyordur. Yazının durduğu yer de çocukluktur. Harflerin dönüp dolaşıp durduğu yer de.

Çocukluk, bu dünyanın cenneti… Belki de dünyaya gelmiş olmanın tek ödülü. Öyle ya çocukluk ve aşk da olmasa insan dünyaya niye gelsin ki? Doğrusu fazla bir sebep yok. Dünyayı bir çile yeri olarak görüyorsanız sorun yok. Kim bilir belki de dünya hayatı iki bölümdür, ilk bölümü çocukluk, ikinci bölümüyse çile.

Yoldayız, durupduruken de, yazıpduruken de, düşünüpduruken de, gelip gidip duruken de insan yoldadır. Çocukluğu unutmamak için yazıyoruz, yazmak için yola çıkıyoruz, yola çıkmak için çocukluğa dönüyoruz, çocukluğa dönünce de harfler denizine dalıp sözcükler çıkarıyoruz. Onlarla kendimizi ve başkalarını sevmek istiyoruz.